Veda Romanında Milli Mücadele
Ayşe Kulin tarafından kaleme alınan Veda romanı 1918-1924 yılları arası, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen çöküş tarihinden Millî Mücadele’ye, Millî Mücadele’den de Cumhuriyet’imizin kuruluşuna kadar akıp giden zaman aralığını ele alır. Bu makalede de Millî Mücadele’de kadınların büyük katkılarını ele alıp, Millî Mücadele zamanlarını kronolojik olarak ele alıp romanı inceleyeceğiz. Tamamen realist bir romandır hatta ana karakterlerden birisi olan Ahmet Reşad Osmanlı’nın son Maliye nazırıdır.
Kaybettiği toprakları geri alma umuduyla ve ittifak devletlerinin (Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan) yanında savaşa giren Osmanlı İmparatorluğu’nun savaş süreci hiç de düşündükleri gibi gitmemiştir. Doğuda, batıda, güneyde toprak kaybeden Osmanlı İmparatorluğu artık çökme durumuna gelmekteydi. Damat Ferit hükümeti Osmanlı’nın ölüm fermanı niteliğinde olan Sevr Antlaşması’nı imzalar. Fakat Anadolu’da kurtuluş için parıldayan bir altın vardı. Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları İstanbul Hükümeti’ne ve Sevr Antlaşmasına karşı koyarak Millî Mücadeleyi başlatırlar ve memleket kurtulur.
Bu yazıda da Veda romanı üzerinden bu zamanları kronolojik olarak, romanda geçen olaylarla birlikte inceleyeceğiz.
Sarıkamış olayında gazi olan, ülkeyi kurtarmak için gizli derneklere yardım etmesiyle ve Millicileri (Mustafa Kemal Paşa ve Ankara Hükümeti) desteklemesi nedeniyle siyasi bir suçlu durumuna düşen ve itilaf devletleri tarafından aranan Kemal, Ahmet Reşad’ın evinde yaşar ve Sarıkamış gibi bir olaydan çok ağır bir şekilde kurtulur. Amma ve lakin Kemal’in böyle bir durumda dahi vatanının emperyalistler tarafından işgal edilişini ve düşmanı nasıl ülkeden atılacağını düşünmesi Kemal’in edebiyatımızda en vatanperver karakterlerden birisi olduğunu gösterir.
Kemal, Mustafa Kemal Paşa’dan, Ankara Hükümeti’nden yanadır. Fakat Ahmet Reşad, Mustafa Kemal Paşa’ya ölüm fermanı çıkaran ve ülkesinin çok derin bir uçuruma sürüklenmesine sesini çıkartmayan padişahtan yanadır. Bir gün Kemal’e “Benim yedi ceddim Saray’a hizmet etmiş, Saray’dan ekmek yemiştir. Padişahıma ihanet etmemi ya da karşı gelmemi bekleme benden.” (Kulin 31) demiştir. Osmanlı Maliye nazırı olduğundan İstanbul Hükümeti’nin kurallarına uymak zorundadır. Aslında ülkesinin işgali onunda canını sıkmaktadır. Sürekli artık ülkenin bittiğini dile getirir. Fakat mecburen sessiz kalacaktır.
Evin hanımı olan Saraylıhanım da memleket meselelerine karşı göstermiş olduğu tavır, tıpkı Halide Edip Adıvar’ın Seviyye Talip romanındaki Macide’nin modernleşmeden önceki haline ve Macide’nin annesine benzer. Memleketinde yaşanan olaylara karşı duyarsızdır. Macide’nin annesinin Fahir’e dediği “Hürriyetten kadınlara ne oğlum? […] Erkekler düşünsün.” (Adıvar 19) ile Saraylıhanım’ın mütemadiyen muhabbet konusu olan emperyalistlerin işgali için “Var mı, yok mu bu işgal! Olmuş işte. Olmuşla ölmüşe çare yoktur, oğlum.” (Kulin 10) demeleri kafa olarak birbirleriyle örtüştüğünü gösterir.
Keza bir de Ahmet Reşad Bey’in eşi Behice de On İki Ada’nın İtalya’ya verilmesine tepki gösteren Ahmet Reşad’a şunları söyler:
“ ‘Ayol, koskoca Bosna Hersek gitti, Balkanlar gitti, Oniki Ada’ya ne diye hayıflanıyorsunuz, ilahi Reşad Bey,’ ” (Kulin, 21).
Bu tip memleket meselelerine duyarsız olan kadın tiplerinin karşısına tam tersi bir kadın olan Azra karşımıza çıkar. Azra, Millî Mücadele sırasında göstermiş olduğu tavırlarla, kadınlara vatan bilincini aşılamasıyla, kadınlara özel cemiyet oluşturmasıyla Mustafa Kemal Paşa’nın kadın yoldaşı olan Halide Edip Hanım’a benzer. Osmanlı İmparatorluğu’nda 19 Mayıs 1919’da Fatih’te kadınlı-erkekli miting yapılır. Mitingdeki iki kadın konuşmacıdan birisi Halide Edip Hanım, diğeri ise henüz o dönemlerde öğrenci olan Meliha Hanım’dır. Azra karakteri de tıpkı bu Türk kadınları ile özdeşleştirilebilir. Ayrıca kadınlara özel cemaatler, 1895-1906 yılları arası yayımlanan Kadınlara Mahsus Gazeteye de benzetilebilir.
Millî Mücadele’de kadınların katkıları bunlarla sınırlı kalmamıştır. Nezahat Onbaşı henüz kızı 9 yaşındayken savaşmaya gitmiş, Şerife Bacı Ankara’ya mühimmat götürür, Halime Çavuş gibi erkek kılığında cepheye giden, kocasından kalan küpeleri satıp kendine tüfek alıp savaşan Çete Emir Ayşe gibi, ve bir çok cephelere mühimmat taşıyan, Tayyar Rahime gibi cephe gerisinde kundakçılık yapan. Türk Kızılayı çadırlarında hemşirelik yapan bir çok kahraman kadınlarımızın da bu savaşa büyük katkısı vardır.
Eski Amerika elçisi Charles H. Sherrill’in kaleme aldığı Bir Elçiden Gazi Mustafa Kemal kitabında Türk kadınlarının savaşta erkeklere de yardım ettiklerini söylemektedir.
Veda romanında da erkeği ile cepheye gitmek isteyen bir kadın vardır. Mehpare. Mehpare ilk başlarda Kemal’e bakmakla görevli olan bir hizmetçi iken daha sonra yakınlaşırlar, sevişirler ve hatta Mehpare hamile kalır. Dönemin Osmanlı toplumunda hiç sıcak bakılmayan bir durumdur bu. Bundan mütevellit kimselerin öğrenmemesini isterler ama nafile. Daha sonra da evlenirler. Ve sonunda Mehpare konağın hanımlarından biri olur.
16 Mart 1920
Tarihler 16 Mart 1920’yi gösterir. Olup olabilecek en fena şey meydana gelmişti, İngilizler Meclis-i Mebusan’ı basmış ve bu durum sonunda hükümet düştü. Ahmed Reşat Bey öfkelidir. “İngilizler bugün Meclis’i bastılar! Kemal düşünebiliyor musun küstah İngilizler, sefirlerini yollayıp izahata bile lüzum görmeden, İstihbarat Zabiti Bennett denen herifle Meclis’e ani baskın yaptılar ve Rauf Bey ile Kara Vasıf Bey’i tevkif ettiler.” (Kulin 120). Osmanlı İmparatorluğu gün geçtikçe yer yüzünde silinmeye doğru gidiyordu. Aslında fiilen 2 sene evvel yıkılmıştı fakat hala onu temsil eden hanedan İstanbul hükümetini ayakta tutmaktadır.
Ama zaten İngilizlerden yardım alan Vahdettin bu durumdan pek rahatsız olmuş gibi durmuyordu. Emrah Safa Gürkan bu durumu şöyle ifade ediyor:
“[…] Meclis-i Mebusan’ı dağıtmaya karar verdiklerinde buna saray da pek itiraz etmeyecekti. Hatta Vahdettin işgal günü kendisini ziyaret eden mebuslara düşmanın her istediğini yapabilecek güçte olduğunu söyleyecek, o yüzden meclisteki konuşmalara çok dikkat edilmesini salık verecekti.” (Gürkan 135-136). Ki padişah için önemli olan şey milleti değildi. Onun için önemli olan hilafet, saltanat, taht idi.
İngilizlerin meclisi basması aslında yapılan büyük bir yanlış olmuştu. Çünkü Meclis-i Mebusan’ın dağıtıldıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa tedbirler almaya başlar. İstanbul’daki meclisin dağıtılmasından sonra Mustafa Kemal Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni kuracak ve Anadolu’yu bu meclise bağlayacaktır.
Nisan 1920
Bu tarihte sadrazam olarak yeniden Damat Ferit gelir ve kabinesini hazırlar. Maliye nazırlığı görevini hala Ahmet Reşat yürütecektir. Ahmet Reşad, Damat Ferit’ten zerre hoşlanmaz. Fakat arkadaşı ve dönemin dahiliye nazırı Ahmet Reşit bulunduğu kabinede olunca içi biraz rahatlar. Ahmet Reşat’ın kalma sebebi, o bu konularda oldukça bilgi sahibi olmasıydı. “[…] Ahmet Reşat uzun yıllardan beri bu malumatı haizdi ve bugüne kadar hiçbir partizanlığı görülmemişti.” (Kulin 147). Ve bu tarihte Anadolu’daki milliciler Ankara’da Büyük Millet Meclisi kurmuş ve hem işgalcilere hem de İstanbul hükümetine karşı koyacak Ankara Hükümeti oluşmuştu.
Ağustos 1920
1920 yılının Ağustos ayı gelir ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ölüm fermanı niteliğinde olan Sevr Antlaşması’nın imzalanma zamanı gelir.
Sevr Antlaşması’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu için Anadolu’da küçük bir toprak parçası kalmıştı. İstanbul bir kere International yani bir ülkeye bağlı olmayan, işgalci kuvvetlerin ele geçirdiği yer olmuştu. Anadolu’nun garbını Yunanistan, Akdeniz’i İtalyanlar, Güneydoğu’yu Fransızlar, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’yu ise Ermeniler işgal etmişti bile. Yunanistan’ın Megali İdea yani Büyük Yunanistan hayali, Ermenilerin de Büyük Ermenistan gibi hayalleri vardır.
Ahmed Reşad’ın artık kurtuluş için bir ümidi kalmaz. “Ahmed Reşad’ın sesi o kadar hafif çıktı ki, Kemal doğru işittiğinden bir an tereddüde düştü. ‘Sevr’i imzaladık, çaresiz.’” (Kulin 202). Fakat yeğeni Kemal hala ümidini kesmez. Mustafa Kemal Paşa’ya ve silah arkadaşlarına hala güveni vardır. Çünkü Ankara hükümeti Sevr Antlaşmasına karşı koyarak hem itilaf devletlerine hem de İstanbul hükümetine karşı koyar ve Büyük Taarruzu başlatırlar. Garpta Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, İsmet (İnönü) Paşa, Doğu da Kazım (Karabekir) Paşa gibi paşaların verdikleri kurtuluş mücadeleleri sayesinde emperyalistlerin de bu hayalleri tıpkı Yunanlılar gibi suya düşmüştü.
Ekim 1920
1920 yılının Ekim ayında Kemal’in, Anadolu’ya gitme vakti gelir. Mehpare ile de bu ayda, Kemal ayrılmadan üç gün evvel evlenirler. Duygusal bir vedalaşma gerçekleşir. Mehpare’de onunla gitmek, hiç değilse vatanın hizmetçisi olup Kemal’in gözüne girmek ister. “[…] Bari ben de gideyim, vatan hizmetine baş koyayım dedim. Belki o zaman gözünüzde yükselirdim.” (Kulin, 206). Fakat Kemal buna Mehpare’nin başına bir şey gelir diye izin vermez. Kemal, en sonunda Mehpare’ye garp cephesine geçeceğini ve illa Mehpare’nin geleceği varsa Garp cephesine gelmesini ve geldiğinde de kendisini bulacağını söyler.
Ve bir süre sonra Mehpare, Behice’nin Saraylıhanım’a dediğine göre hemşire olmak ister. Bundan sonra konağın hizmetçisi değil, askerleri muayene edecek bir hemşire, tıpkı Azra gibi vatanın hizmetçisi olacaktır. Belki de Millî Mücadele zamanlarında en büyük fedakarlar, vatanın hizmetkarları, cephelerde Türk Kızılay’ı çadırlarında Mehmetçiklerimizi tedavi eden kahraman Türk hemşireleridir. Askerlerimizle birlikte onlarda cephelerde mücadele eder, bir bombardıman altında, saldırı altında onlar da şehit olma durumuyla karşı karşıyaydılar. Şöyle de bir durum vardır ki, Ahmet Reşad Bey, Mehpare’nin hemşire olmaya karar vermesine olumlu bakar, onaylar. Artık kadınlar eskisi gibi evlerinden çıkmayan, memleket meselelerine karışmayan, baskıcı ataerkil düzenin kölesi olmaktan çıkıp, vatan yolunda ölüme gidecek kahraman Türk kadını olacaklar. Fakat hala Saraylıhanım gibi bu konularda pasif kalıp, sanki kendisi bu vatanın bir ferdi, bir parçası değilmiş gibi bu duruma olumsuz bakar, karşı çıkar ve hatta Azra’ya, Mehpare’nin hemşire olma fikrini, memleket meselelerine ilgi göstermesine ön ayak olduğu düşüncesinden, Ahmet Reşad’a da Mehpare’nin hemşire olmasını onayladığı için “Aklını Azra’nın çeldiği besbelli de, benim Reşat oğlum niye müsaade eder bu saçmalıklara!” (Kulin 207) diyerek ikisine de sitem eder.
Kemal Anadolu’da bir çiftlikte kalacaktır. Anadolu’ dan “Şu sıralar, Doğu’dan Kazım Karabekir Paşa’nın Ermenilerden Sarıkamış’ı ve Kars’ı geri almak üzere olduğu haberleri geliyordu hükümete.” (Kulin 262) gibi güzel haberler fakat aynı zamanda “Yunanlılar işgal alanlarını genişleterek, Bursa’ya kadar gelmişlerdi.” (Kulin 262) gibi kötü haberler de gelmekteydi.
Aradan kısa bir süre geçer ve Kemal’i göreve çağırırlar. Aslında cephede çatışmak için tecrübeliydi Sarıkamış’tan fakat hastalığının verdiği sebebiyetten ötürü vücudu cephelerde çatışmaya müsait değildir. Cephedeki telgraf işlerinde görevlendirilir. Anadolu’ya geçecektir ve konaktakilere, en çok da Mehparesine haber vermek ister ve bir telgraf yollar.
Bir gün Mehpare, Hüsnü Efendi’nin Kemal’i görmeye gittiğini anlar ve onun karşısına çıkar. Hüsnü Efendi götürmemek için çok laf söylese de, çok çabalasa da sonunda arabada Hüsnü Efendi’nin yanına oturur ve giderler. Hüsnü Efendi başına bela gelecek diye korkar. Mehpare’nin tek isteği Kemal’ini belki de son kez görmek, kendi karnından bebeklerine dokunması.
Aradan bir süre geçer. Emperyalist itilaf devletleri Millicilere karşı haince bir plan peşindelerdi. “Millicilerin yeraltı teşkilatı, Wragnel’in emrindeki Rus askerlerinin, Yunan askerleriyle bindirilerek Karadeniz sahillerine gönderileceğine dair haber almıştı. Maksatları, Millicilerin Anadolu’ya deniz yoluyla kaçırdıkları silah ve insan yüklü takalara mani olmak ve Karadeniz kıyılarını işgal etmekti.” (Kulin 280).
İtilaf devletleri haricinde Anadolu’nun içinde özerklik isteyen, İmparatorluğun içindeki farklı ırklar (Kürt, Çerkez, Rum) özerk devlet kurma peşindeydiler. Emperyalist güçler sadece sınırların dışında değil, memleketin içinde de bulunmaktaydı.
Aradan bir süre geçer ve binbaşı, Kemal’e çok önemli bir vazife verir. Ve işte burada Kemal ile Mustafa Kemal Paşa arasında bir benzerlik vardır. Mustafa Kemal Paşa, Trablusgarp Harbine giderken Gazeteci Şerif Bey adıyla gitmiştir. Binbaşı, Kemal’den bir baskın esnasında mühimmatları kayıt altına almasını ister. Ve bu işi yaparken Kemal’den tıpkı Mustafa Kemal Paşa gibi takma bir isimle gitmesini ister. Ve Kemal’in kullanacağı isim fanila tüccarı Gaffur Abdullah’tır.
Fakat Kemal, bir gün Yunan zabıtalar tarafından şehit edilmiş. Bu haber konağa gelir ve en çok Mehpare ve Saraylıhanım yıkılır. Mehpare erken doğum yapar, Saraylıhanım ise Kemal hala hayattaymış gibi yaşar.
1 Kasım 1922
Tarih 1 Kasım 1922. Saltanat kaldırılmış, hükümet merkezi tamamen Ankara Hükümeti’nin eline geçmiş ve Vahdettin sarayında yalnızca İslam Halifesi olarak durmaktaydı.
Vatan kurtarılmış, padişah ve şakşakçıları, Millî Mücadeleye muhalif olduklarından mütevellit (Damat Ferit, Ali Kemal gibi Osmanlı devlet adamları) yüzellilikler listesine alınarak hain ilan edilmiş, Ahmet Reşad da hain olma durumuyla karşı karşıya kalma durumundan ülkeden kaçmak zorundadır. Doktor Mahir’e de şu sözleri söyler:
“Hayatı kaçırmışım Mahir. Şimdi de bakın, hayat beni, bir suçluymuşum gibi, yaban ellere kaçırıyor…” (Kulin 341). Ve sonunda Ahmet Reşad da ülkeyi terk eder.
24 Temmuz 1923
Bu kurtuluş mücadelesinde belki de en önemli tarih gelmişti. 24 Temmuz 1922, birkaç ay sonra resmi olarak kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu niteliğinde olan Lozan Antlaşması’nın imzalanma zamanı gelmişti. Misak-i Milli sınırlarımızın tamamen olmasa da kısmen kabul edildiği, Yunanlıların İzmir’de bozguna uğradıktan sonra en sonunda Türkiye ile bir barış masasına oturulma kararı alındı.
Ülkenin Mutlu Sonu… Ekim 1923
Tarihler 6 Ekim 1923. Yüzyıllardır farklı farklı imparatorluklara başkentlik yapmış İstanbul’u Şükrü Naili Paşa’nın komutasındaki 3. Kolordunun, şehri emperyalistlerden geri almasıyla sonunda kurtulmuştu. 1923’ün 13 Ekim’inde başkent resmi olarak Ankara olmuş ve 29 Ekim’de de günümüze kadar ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti resmi olarak ilan edilmiş ve sonrasında Gazi Mustafa Kemal sayısız devrimlere imza atmaya devam edecektir.
Ülkenin bu günlere gelmesinde, gerçekleştirilen devrimlerde kahraman Türk kadınlarımızın da emekleri o kadar çoktur ki, Osmanlı İmparatorluğu’nda hep geri plana atılan kadınlar, Cumhuriyet’te daha değerli hale gelmiş, Mustafa Kemal Atatürk onlara 1934 yılında seçme seçilme hakkı vermiş ve Türk kadınlarına hitaben şu sözleri söylemiştir;
“Ey kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”
Yani kısaca kurtuluş mücadelesinde Mustafa Kemal Paşa’nın rasyonalist düşünceleri ve orduya verdiği doğru stratejik emirleri ile kadınlar ve erkeklerin iş birlikleri bu vatanı kurtarıp, şu an tam olarak yüz yıl yaşayan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Ve bu böyle giderse Türkiye Cumhuriyet’i ilelebet payidar kalacaktır.
KAYNAKÇA
KULİN, Ayşe, Veda. İstanbul: Everest Yayınları, 2022
ADIVAR, Halide Edip. Seviye Talip. İstanbul: Can Yayınları, 2020
GÜRKAN, Emrah Safa. Cumhuriyet’in 100 Günü, İstanbul: Mundi Yayınları, 2023
