19 Ekim 2022

Var Olduğumuz Dünya

Yazar: İbrahim Ethem ALTINSOY

Bizler bu dünyaya birer kurban olarak geldik. Doğar doğmaz bize öğretilen şey varlığımızın yegâne temsili olan insan olmaktı. Lakin geldiğimiz son durumda birer kurbandan başkası değiliz. Örneğin hayatımızın her safhasında idare ediliyoruz. Okullarımızın yöneticilerine “idareci” ismi verildi. Ne demek bu? Bir okulun yöneticileri yoktur, sadece orada bulunanları idare etmesi için görevlileri vardır. Bu durumda biz eğitim almak için girdiğimiz okullarda sadece boş durmaması için “idare edilen” kişiler halini aldık. İşte ilk defa burada kurban olduk.

Biz 21. Yüzyılın çocuklarıyız. Dünyaya geldiğimizde insan olmanın değeri kalmamıştı. Çoktan iki dünya savaşı yaşanmış ve kazananlar bütün insanları topluca köleleştirmişti. Biz insanlığın ne olduğunu henüz kapitalizmin tam manasıyla işlemediği köylerdeki dedelerimizden öğrenmeye çalıştık. Ve çoğumuz öğrenemeden sistemin en büyük yandaşı haline geldi. Bizim doğduğumuz dünyada karşılıksız iyilik olmadığı gibi, karşılıksız hâl hatır sormak dahi tedavülden kalktı çoktan. İyilik yapmanın acizlik sayıldığı bir dünyaya kurban olduk biz.

İdare edildiğimiz “öğretim” kurumlarında özgürlüğü, insan haklarını, adaleti, eşitliği öğrendik. Bunlara göre yaşadık. Bunlara göre arkadaşlarımızla hararetli tartışmalara girdik. Ödevlerimizde, hayatımızda, sevgimizde dahi bu dayanakları kullandık. Yetmedi meydanlara çıktık. Özgürlük diye bağırdık. Eylemlere katıldık, yürüyüşler yaptık. Sonrasında baktık ki biz ne kadar bağırsak da elimize geçen hiçbir şey yokmuş. Anladık ki bütün bu öğretilenler bir yalandan ibaretmiş. Özgürlük, insan hakları, adalet, eşitlik; aslında hiç de bize öğretildiği gibi kavramlar değilmiş. Hatta biz bu kavramlarla daha da köleleştirilmişiz. O gün bir daha kurban olduk.

Üniversite sırlarında sıkıcı, detaylı, bize uzak, sadece belli kaynaklara dayandırılan ve bu kaynaklar dışındakilerin kabul edilmediği, materyalist ve modern dersler işlerken; bu yaptığımızın mezun olunca harika kapılar açacağını düşünüyorduk. Üniversite demek; iş, statü, para, meslek demekti. Hayatımızın en önemli seçimlerinden birini yapmıştık buraya gelirken. Ve mezun olduğumuz gün; tecrübesiz, hayatın gerçeklerinden yoksun, henüz gerçek hayata adımını atmamış birer işsiz olmamızın şerefine en güzel kıyafetlerimizi giyinip bir baloya gittik. Kurban olarak gittik.

Kişiselleştirilmiş reklamların, sosyal medya fenomenlerinin, dizilerin, yönlendirmesiyle yaşıyoruz. Günümüzün acımasız şartları altında her yerden reklam dayatmalarına maruz kalıyoruz. İhtiyaçlarımızı başkalarının hayatları belirliyor. Küresel sermaye belki de dünya var olduğundan beri en fazla günümüzde duygularımızla oynuyor. Beğenilme, hırs, öfke, sevgi, merhamet gibi ihtiraslarımızı kullanarak bizlere ihtiyaç fazlası ürünlerini satarak bizleri kullanıyor. Karşılığında ise sadece sigortalı işler ve ertesi gün işe gidebileceğimiz kadar para veriyor. Her gün biraz daha kurban oluyoruz.

Kurban olmak, bize modern ve medenî olmak gibi gösterildi. Bizler de toplum olarak kadim medeniyetimizin usullerini bir kenara bırakarak emperyalist sistemlerin birer parçası olduk. İnanın ki toplumumuz ve diğer toplumlar bir günde bu hâle gelmedi. İki yüz yıldır psikolojik, kültürel savaşlar veriyoruz. Araştırmalara göre gelecek yıllarda dünya nüfusunda Müslüman sayısı oldukça artacak. Bu artış bazı kimseleri rahatsız ettiği için biz bu savaşları vermek zorundayız. Müslümanların hükmetme ihtimâline karşı duyulan korku yüzünden dışı “bizimmiş” gibi gözüken fakat içeride, yaşam dinamiklerimizle alakası dahi olmayan çürük bir toplum yaratma çabaları var. Ve kısmen başarılı da sayılırlar. Yani anlayacağınız, savaşlar sadece tankla ve topla olmuyor. Biz ne kadar savaştan kaçsak, barış yanlısı olsak da savaş her zaman bizim seçimlerimiz ve davranışlarımızla şekilleniyor. Her verdiğimiz taviz bizi biraz daha yenilgiye sürüklüyor.

Şimdi soruyorum; yetmedi mi bu dünyada başkalarının istediği gibi yaşamak? Taviz üzerine taviz vermekten sıkılmadık mı? Evlerimizde yaşayanlarla düşman olduğumuzda kendi istediğimiz hayatı yaşamış mı oluyoruz?

İnsan olmayı başkalarına soracak değiliz. Vakit, kalbimizin derinlerinde var olan iç güdüyü ve ruhumuzun potansiyelini ortaya koymak vaktidir.

Çünkü yaşamak, var olmaktır. Gerçekten yaşamak istediğimiz dünyanın kurallarını biz koyabiliriz. Sadece kalbimizin derinliklerinde var olan özümüzü hatırlama vaktidir.