30 Mayıs 2023

Yağmurdan Güneşe

Yazar: Sema Nur EKİNCİ

Durmuyordu yağmur. Duracak gibi de değildi zaten. Beklese akşamı bulurdu dışarı çıkması. Apar topar kalktı, üst üste giyindi, şöyle bir baktı kendine aynadan. Eskimolara dönmüştü bu haliyle. Ufak bir tebessümle çantasına kitabı, defteri, kalemi koyduğu gibi dış kapıya yöneldi. Şemsiye? Hay Allah! Yoktu işte. Kim bilir bu sefer nerede unuttu onu?.. Düşünemezdi şimdi şemsiyeyi falan. Attı kendini dışarıya.
Sokaklar bomboştu. Hunharca yağan yağmur ve kendinden başka hiç kimse yoktu. Şimdiden sırılsıklam olmuştu bile. Daha yağmur dinmemişti ama buram buram toprak kokusu sarmıştı her bir yanı. Kimi bacalardan tüten duman kokusu da karışıyordu sonbahar âhengine. Caddeye doğru yürürken yanından geçtiği bir evin içinden mis gibi çörek kokusu da gelince burnuna, tam olmuştu. Bayılıyordu bu mevsime. Belki insanlar samimi değildi ama doğa samimiydi. Mest oluyordu bu hâle…
Köşeyi dönünce meşhur simitçi dükkanı vardı. Bir çay bir simitle aç karnını yatıştırmayı düşündü. Cam kenarı bir masa baktı ama yağan yağmurdan kaçan insanlar doldurmuştu simitçiyi çoktan. Boş bir yer bulup oturdu. Dışarıda farketmemişti ama üşümüştü. Soğuktan uyuşmuş bedeni dükkanda yavaş yavaş rahatlarken aklına çocukluğu geldi. “Ne güzel zamanlardı çocukluk günleri, hiç kıymetini bilememişiz.” diye düşündü. Yan masadan bir kadının sesiyle irkildi:
“Haklısınız. Şimdi herkeste bir koşturmaca, bir acele. Çalışmak iyi de, çalışma derdinden kendimizi unuttuk. Çocukluk bambaşka, çok masum.”
Şaşkın şaşkın baktı kadına. Kadın gülümseyerek devam etti konuşmasına:
“Sesli düşündünüz. Kusura bakmayın kulak misafiri oldum size de birden. Ben Mehtap.”
“Öyle mi? Ben içimden söyledim zannettim, farketmemişim. Estağfirullah bu arada ne kusuru… Ben de Mısra. Memnun oldum.”
Cam kenarında oturuyordu Mehtap. Bol bir kahverengi pantolon üzerine krem renkli boğazlı kazak giymişti. Bej rengi trençkot ve kahverengi şalıyla çok şık duruyordu.
“Yalnızım, gel masama davet edeyim seni.”
Hoşuna gitmişti bu samimiyet Mısra’nın. Çayı, simidi ve çantasını alıp geçti Mehtap’ın karşısına. Çayları tazelediler. Sessizliği bozan Mehtap oldu:
“Mısra… Ne güzel ve duyulmadık isim, çok hoşuma gitti. Kim vermiş sana bu ismi?”
“Babam” dedi Mısra. “Edebiyat öğretmeniydi üniversitede. Şiir okumayı, yazmayı çok severdi. Bana da bu ismi vermiş. Ben de çok seviyorum adımı. Teşekkür ederim. Ya senin adın?”
“Annemin adıymış. Doğumda vefat etmiş.”
“Yaa! Çok üzüldüm, başın sağolsun.”
“Teşekkür ederim. Nereye gidiyorsun peki? Sırılsıklam olmuşsun.”
“Ben Türk Dili ve Edebiyatı bölümü okuyorum. Son sınıftayım. Bu hafta tatil. Sahaflar çarşısında bir sahaf var; Nevzat Amca. Birkaç arkadaşla onun dükkana gidiyoruz. Çay içip sohbet ediyoruz. Yani o anlatıyor biz dinliyoruz.”
“Yaa, ne güzel!”
“Evet öyle. Ya sen? Sen ne yapıyorsun bu havada?”
“Ben de öğretmenim. Dört yıldır yurtdışındaydım. Geleli bir hafta kadar oluyor. Öyle şehri dolaşmaya çıktım dışarı. Kabalık etmezsem ben de seninle gelebilir miyim?”
“Tabi ki! Memnun olurum. Kalkalım o zaman.”
Hesapları ödeyip çıktılar. Yağmur epeyce hafiflemişti.
Hayat gerçekten inanılmazdı. Ne plan yaparsan yap hiç beklemediği şeyler olabiliyordu insanın hayatında. Düşünüyordu da; belki de bu tanışma sağlam bir dostluğa bile dönüşebilirdi. Kim bilir…
Sahaf dükkanına yaklaşırken artık yağmur iyice kesildi, güneş yüzünü gösterdi. Doğa olaylarının duygularla bir bağlantısı olmalıydı. İnsan bazı zamanlarda kötü şeyler yaşıyor, dibe düşecek kadar hatta. Kötülük gözyaşı olarak akıyor dışarı gözlerden. Ardından Mevla’nın lütfu bir ferahlık geliyor, her şey düzeliyor. Hiçbir acı sonsuz kalmıyor. Doğa da ona benziyor. Yağmur yeryüzündeki pisliği, kötülüğü temizliyor; sıkıntılı oluyor yeryüzü için. Toprak çamur oluyor, her yer güneşsiz; kasvet çöküyor şehre. Temizlendikten sonra duruluyor yağmur damlaları. Peşinden gülümseyen bir güneş ve umut veren gökkuşağı açıyor. Tüm bunları görebilene ne mutlu…
“İşte! Burası dediğim sahaf. Eminim sen de çok seveceksin Nevzat Amcayı.”
İçeri girdiler. Farklı bir havası vardı dükkanın. Bir tarafı eski kitaplarla dolu, bir tarafı antika eşyalarla doluydu. Yerde minderler ve rahleler vardı. Etraf şamdanlarla aydınlatılmıştı. Gül tütsüsü, çay, kitap ve antika kokusu sarmıştı dört köşeyi.
“Gel, şöyle oturalım” diye bir köşedeki minderi işaret etti Mısra. Yerlerine geçerken anlatmaya devam ediyordu:
“Burayı birkaç yıl önce farkettik arkadaşlarla. İlk başlarda kitap okumaya, ders yapmaya gelirdik sadece. Sonra Nevzat amca da dahil oldu aramıza. Güya beraber sohbet ediyorduk ama aslında o konuşuyordu biz susuyorduk. Sonra sonra sık sık gelmeye başladık. Ders çalışmak için geldiğimiz çok nadir oldu artık. Nevzat amca o kadar tatlı dilli, o kadar etkileyici konuşuyor ki mest olursun. Bi nevi ufak çaplı söyleşi gibi olmaya başladı bu buluşmalar.Böyle böyle bizi gören başka gençler de gelmeye başladı. Bazıları ziyarete gelen bir akrabasını, bazıları başka bir arkadaşını getirir oldu ama onlar daimi değiller. Çok isterim herkes duysun, dinlesin… Biliyorum tabi ki; nasip işi. Bugün senin de nasibin varmış.”
“Şimdi daha çok merak ettim işte. Ortamı çok sevdim. Belki ben de daimi ziyaretçisi olurum. Hatta bazen öğrencilerimi de getirebilirim. Çok sevinirler. Bu arada, hani kimse yok?”
“Gelirler birazdan. Ben erken gelmeyi seviyorum.”
İçeriden titrek ama gür bir ses geldi:
“Mısra! Kızım misafir var anlaşılan. Çay demlendi. Dün kızım kurabiye yapmış. Hadi bakalım hazırla da oturalım.”
Mısra hemen fırladı yerinden. Dumanı üstünde çayları doldurup, bir tabağa da kurabiyeleri koyup tepsiyle getirdi Mehtap’ın yanına. Mısra da Mehtap’ın yanına geçip oturdu. İçeriden saçları ağarmış, sakalları göğsüne kadar uzamış, bol lacivert şalvarlı, beyaz gömleğin üzerine lacivert efe yeleği giymiş, yeleğin cebinde köstekli saati sarkan, gözlüğü burnuna kadar düşmüş Nevzat Bey geldi. Kızların önüne, duvara yaslanacak şekilde bağdaş kurup oturdu. Mısra ve Mehtap diz kırıp önüne geçtiler. Gelecek olanlar da halkayı devam ettireceklerdi.
“Tanıştırayım” dedi Mısra, “Sana bahsettiğim Nevzat amca. Nevzat amca, bu da Mehtap. Yağmurdan sığınmak için simitçiye girdim. Daha doğrusu aç karnımı yatıştırmak için. Orada tanıştık. Öğretmenmiş. Buraya geldiğimden bahsedince “Bana yer var mı?” dedi, ben de aldım getirdim. Senin sohbetinle o da nasiplensin istedim.”
Mehtap hiçbir şey demeden yalnızca gülümsedi.
“Demek senin adın Mehtap. Ne güzel ne güzel.” dedi Nevzat bey ve birden gözyaşları akmaya başladı. Ağlıyordu ama usul usul. Çaydan bir yudum alıp devam etti:
“Mehtap… Şu an dışarıda her köşede sen varsın kızım, senin adın var. Mevla’nın bereketi yağdı yağdı. Temizledi her yeri. Eee gecenin ardından gündüz, üzüntünün ardından mutluluk, gözyaşının ardından tebessüm gelir. Bu sonradan gelenlerde bir ferahlık vardır. Gündüz insana yaşama hevesi verir. Yaşamak dedim ama boşu boşuna değil kastettiğim. Bir dava için, birilerini uyandırmak için yaşamak. Mutluluk insana güç verir. Tebessüm insana cesaret verir. Hepsinin içinde bir amaç varsa o zaman insanda ferahlık olur. Bir şey eser içinde insanın. İşte o; mehtaptır. Eser ama kırmadan, dökmeden, zarar vermeden eser. Sen de öyle olasın emi kızım! Ne güzel öğrencilerine öğretiyorsun ama öğrettiğin şeyler iki çarpı iki eşittir dört ile sınırlı kalmasın! Önce insan olmayı öğret. Kişi insan olursa eğer her şey olur. Bu eğitim de çocukluktan başlıyor bilesin.”
Nevzat bey bunları anlatırken halka dolmuştu bile. Mehtap hariç diğer gençler bir ellerinde kalem, bir ellerinde defter not alıyorlardı söylenenleri. Zira biliyorlardı ki; söylenenler sadece Mehtap için değildi.
Nevzat bey sustu bir müddet. Mısra başını defterden kaldırıp baktığında gözlerinde hâlâ yaşlar vardı. Ağlıyordu ama usul usul. Arada başını kaldırıp Mehtap’a bakıyor, acı bir tebessümle tekrar önüne eğilip ağlamaya devam ediyordu. Mısra Mehtap’a baktığında onun da gözlerinin yaşlı olduğunu gördü.
“Kalk kızım bak çayları bitmiş herkesin, tazele de içelim.”
“Peki Nevzat Amca. Hemen tazeliyorum.”
Mısra çabucak kalkıp mutfağa gitti. Çayları tazeleyip bir tabak daha kurabiye aldıktan sonra içeri döndü. Çayları içtikten sonra gençler müsade isteyip kalktılar. Nevzat bey, Mısra ve Mehtap kalmıştı yalnızca.
“Eee kızım Mısra! Derslerin nasıl gidiyor bakalım? Boşlamıyorsun dimi?”
“Yok Nevzat amca. İyi gidiyor, idare ediyoruz. Babamı bilirsin anlatmıştım, edebiyat hocasıydı. Onun mirasını devam ettirmek için çabalıyorum işte. Bana bu ismi boşuna koymadığını biliyorum.”
“Aferin, aferin. İnsana çalışmak, çaba göstermek yakışır.”
Nevzat bey saatine baktı. Öğle ezanı yaklaşmıştı. Mısra anlayıp hemen kalktı, bardakları, tabakları topladı. Mehtap’la beraber çıktılar sahaf dükkanından.
Hava bir hayli aydınlanmıştı. Sabahki hâlinden eser yoktu. Yağmurun izleri yol kenarlarında biriken gölcüklerde ve havadaki toprak kokusunda kalmıştı. Güneş iyiden iyiye açmış, çocuklar parkları doldurmuşlardı. Şehir halkı bu güzel pazar gününün keyfini ailesiyle eğlenerek çıkarıyordu.
Yanında Mehtap olduğunu hatırlayıp söze girdi Mısra:
“Nasıl? Beğendin mi Nevzat amcanın sohbetini?”
“Evet. Dediğin gibi oldukça etkileyiciydi. Öğrencilerimi getirmem şart oldu.”
“Ben Nevzat amcanın konuşurken gözlerinin yaşardığını görmüştüm ama böyle ağladığına ilk defa şahit oluyorum. Sâhi! Sana bakıp ağlıyordu. Senin de yaşardı gözlerin, etkilenmiş olmalısın.”
Mehtap durgundu. Kısa kısa cevap veriyordu.
“Öyle.”
“Biz burada kahvaltı yapardık, çay içerdik de kurabiye yalnızca biz getirdiğimiz zaman olurdu. “Kızım yaptı” demişti, doğru. Bir kızı olduğunu bilmiyordum. Bahsetmemişti.”
Mehtap artık gitmesi gerektiğini söyledi:
“Bugün için teşekkürler. Güzel bir deneyim oldu benim için. Tekrar görüşmek üzere.”
Arkasını dönüp birkaç adım gittikten sonra Mısra seslendi ardından:
“Görüşmek üzere. Fakat nasıl ulaşabilirim sana?”
“Sahaflar çarşısında Kebikec Sahaf dükkanında bulabilirsin beni. Sahibi babam olur.”
El sallayıp veda ettiler birbirlerine. Mısra eve dönüyordu. Evden çıkarken çörek kokusu gelen apartmanın önünde bir müddet durdu. Koku hafiften hâlâ hissediliyordu. Kokuyu içine çekerken camdan gülümseyen bir teyze eğildi. Mısra’yı öyle görünce beklemesini söyledi. Eline bir poşet uzattı. Eve gidip poşeti açtığı, çörek koymuştu teyze. Çok mutlu oldu. Çay koydu hemen. Güzel bir gün geçirdiğini düşünürken aklına Mehtap’ın son dedikleri geldi:
“Sahaflar çarşısında Kebikec Sahaf dükkanında bulabilirsin beni. Sahibi babam olur.”
“Ama bu! Kebikec Sahaf! Nevzat amcanın dükkanı. Hay Allah! Neden söylemedi acaba? Peki birbirlerine bakarak neden ağlıyorlardı ki? Aaa! Mehtap! ‘Annemin adı’ demişti. Nevzat amca eşini özlediyse demek ki… Tevafuğun böylesi…”
Mısra bunları düşünürken çay da demlenmişti. Hemen sofrayı kurup oturdu. Garip bir gün geçirmişti. Oysa günü yeni yarılamıştı. Çörekleri yerken mutfağın kapının arkasında bir karaltı gördü. Dikkatlice bakınca şemsiye olduğunu fark etti. Güldü… Eğer şemsiyeyi bulup çıksaydı Mehtap’la böyle bir tanışması olmayabilirdi.
“Kader ne kadar ince ince işlenmiş” diye düşündü.