Ot Süpürgem
Ne kadar da düşkünüz özgürlüğümüze. Evet evet çok düşkünüz. Mesela mutlaka modayı takip ederiz. Ne giymemiz gerekiyorsa o tarz kıyafetler giyer, bizim yerimize düşünülüp üretilmiş renkleri modelleri beğeniriz. Daha çok fast foodla beslenir, AVM’lerde eğlenir, bize dikte edilen kitapları okur, şarkıları dinleriz. Hatta yalnız bu kadarla da kalmayıp görünüşümüzle de neredeyse birbirinin aynısı olmak için plastik cerrahilere başvuran bir gençlik olmak, bu denli tekdüze güzellik hevesine düşmek… Nasıl bir kimlik arayışı? Yoksa, Jean M. Twenge’nin “İnsan içinde yaşadığı çağa, babasına benzemesinden daha çok benzer.” sözünün muhatabı mı olduk?
Çok düşkünüz özgürlüğümüze çok. Ruhsuz, duygusuz devasa bina yığınlarının içinde hap kadar evlere hapsolmayı da biz seçtik mesela. Hızla ilerleyen teknolojinin tüm icatlarını, ne pahasına olursa olsun evlerimize doldurmayı kendimize görev bildik. Birlikte kıymetli hatıralar biriktirdiğimiz eşyalarımızı eski model sayıp, yenileriyle değiştirmeyi medeniyet zannettik. Çoğu zaman babamızın çaktığı annemizin gönül zevki kanaviçe örtüleri ile süslediği sedirlerimizi hemen atıp, yerine herkeste olan, rengi modeli aynısından koltukları evimize taşırken kulağımıza yağan notalar bize neler fısıldıyordu? Her birinin hikâyesi birbirinden farklı binbir renkle bezeli türkü kokan desenli kilimlerimizi, yolluklarımızı, örgü paspaslarımızı, petrolden icat edilmiş,insan fıtratına zıt, yüzde yetmişi naylon altları plastikten üretilmiş halılarla değiştirirken hangi akla hizmet ettik? Tıpkı pamuktan yünden, sağlığı destekleyici yorganlarımızı yastıklarımızı sisan ve alfadan üretilmiş elyaftan yapılanlarla yer değiştirdiğimiz gibi.
Çocukluğumuzun şahidi evimizin merdivenlerini avlusunu süpürdüğümüz ot süpürgemizin yerini (çalı süpürgesi de denir bazı yörelerde) elektrikli süpürgesinin alması elbette çok sürmedi. Annemizin çoğu zaman eski eteklerden, bazen de kırmızı veyahut turuncu renkte iri çiçekli desenleri bulunan kumaştan kılıfını diktiği İçi pamukla doldurulmuş yer minderlerimizi de attık tabii evimizden acilen. Tüm bu değişiklikler ihtiyaç mıydı, yoksa istek mi bir an bile düşünmedik.
Bahçemizde dut ağacının altına serilen hasırda, renkli şekilli taşlardan, annemizden yalvar yakar alabildiğimiz birkaç parça kumaştan, gözden çıkarılmış üç beş plastik mutfak eşyasından kurduğumuz sonsuz hayallerimizin, evcilik dünyamızın yerini ne ile doldurduk?
Ekip biçtiğimiz topraklarımızı da birbirini gayet iyi tanıyan komşularımızı da çok geride bıraktık. Bebek doğunca hayırlı olsunlar, hasta duyunca geçmiş olsun ziyaretleri, cenaze varsa mutlaka taziyede bulunmak gayretini getirirken iki dünyayı duygu ve eylemleriyle bütünlük içinde değerlendiren bir toplum olmaktan çoktan vazgeçtik.
Çatkapı gidilen mutluluk götürülen sürpriz arkadaş ziyaretleri, artık kabalık, anlayışsızlık, köylülük sayılır oldu. Evlerde görüşmek, hiç kimsenin ne ev sahibi, ne de misafir olduğu “Kafede buluşalım!” düşüncesiyle yer değiştirirken hangi duygu ve düşünce etrafında harelendik?
Efendimizin “Mü’min müminin kardeşidir. Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” söylemine inat “Beni ilgilendiren tenimin bittiği yerde biter.” diyen batı kültürünü nasıl da içselleştirdik? Neyi varsa paylaşan insanlardan, açgözlülüğü başına taç yapmış, hatta bu durum kardeş diyaloglarına kadar inmiş toplumlara nasıl da hızla dönüştük. Dostlarımızla halleşip derdimize bir çare bulmayı bırakıp, bunun yerine ücret karşılığı en özelinden psikoloğa anlatır olduk iç âlemimizi. Onlardan medet ummayı makul karşılar olduk.
Doymak bilmeyen nefsimizi doyurma çabası ebedî âlemi neredeyse yok sayma derecesinde ötelememize neden oldu. Tüketim çılgınlığı diye bir hastalık peydah oldu ki; “Bu kadar yeterli!” cümlesini duymak ne mümkün? Kendimizi kimseye hiçbir şeyin yetmediği bir zaman diliminde ömür sürer bulduk.
Şimdi eşyalarımız bize yabancı, çocuklarımız da. Aynı anlamları taşıyan kelimeler gibi, baba oğul, ana kız diyaloglarına hasret aranıp duruyoruz.
Tüm bu gidenlerle birlikte duygularımız da gitti sanki. Türkülerimiz, destanlarımız Muhammediyelerimiz de gitti evet. Birbirimize karşı samimiyetimiz, şefkatimiz, sevecenliğimiz, yardımseverliğimiz, ilgimiz alakamız, dostluğumuz da hatta. Yani neredeyse yabancı bir memlekette yaşam sürüyoruz.
Kaybettiğimiz bunca güzelliğe inat, balkonumu ot süpürge ile sürüyorum. Saksıda üç beş çiçek yetiştiriyor, evimde bir kedi bakıyorum. Adı Pakize. Teflon tavamda bazlama pişiriyor, kahvaltıya mutlaka menemen yapıyorum.
Sahi, tüm bunları kapitalist sistemin kolay güdülebilir, üreticilikten uzat, tüketici bir toplum istediği için yapmadık değil mi?
