Bir Eski Şarkıda Gibi
Şubat 2000, Kudüs.
Orası; şehirlerin çiçeği, biriciği, Peygamberler diyarı, Mir’âc’ın şahidi, Filistin’in yüreği: Kudüs. Eski Şehir’in sokaklarında, Mescid-i Aksa’nın avlusunda, Kıble Mescidi ve Kubbetü’s-Sahra’da büyüyen Selahaddin ruhlu çocukların memleketi: Kudüs. Beş yaşındaki Melike de o çocuklardan biriydi. Okulda olmadığı neredeyse tüm zamanlarını Aksa’da geçirirdi, ezan sesini duydular mı hemen mescide koşardı arkadaşlarıyla. İşgalcilere karşı kutsal nöbeti küçücük yaşlarında devralmıştı çünkü onlar da…
Akşam yemeğinden sonra ailesiyle birlikte arka bahçelerinde oturup sohbet etmeyi çok severdi Melike. Ablasının kucağına kıvrılır babasının anlattığı masalları dinlerdi. Bir yandan da kardeşi Halil’in masaldaki karakterleri canlandırmasına kahkahalarla gülerdi her defasında. En güzeliyse Aksa’nın kokusunu taşıyan rüzgarların onu güzel bir uykuya hazırlamasıydı. En sonunda uyuyakaldıklarında babası masalı bitirir ve herkes efsunlu düşler içinde güzel bir uyku çekerdi. Tabii, bu her zaman böyle gitmiyordu; bir güz akşamında olduğu gibi. Artık havaların yavaşça soğumaya başladığı bir akşam yine babasının güzel masallarını dinlemeye hazırlanırlarken birden evlerini siyonist askerler bastı. Ellerinde şeritler vardı, bahçeyi çevrelemek istiyorlardı. Babası ve ağabeyi onlara karşı koyarlarken babasını darp edip ağabeyini tutukladılar. Aylardır ondan haber alamıyorlardı… Şimdi ise ne ağabeyi yanlarındaydı ne de bir bahçeleri vardı. Çünkü işgalciler oraya çoktan bir ev yapmış, yerleşmişlerdi bile! Bu Melike’yi çok sinirlendiriyordu. İşgalci yerleşimciler sürekli eve gelip annesini tehdit ediyorlardı. Eğer evi boşaltmazlarsa gelip zorla çıkaracaklarını, yıkacaklarını söylüyorlardı. Annesi ise her seferinde eli silahlı askerleri geldikleri gibi gönderiyordu.
“Burası bize atalarımızdan kaldı. Evimizi de, mahallemizi de, Aksa’yı da, Kudüs ve Filistin’i de size vermeyeceğiz. Burası bizim topraklarımız ve biz burada kalacağız!”
O akşam ise artık bir bahçeleri olmadığı için babası onları evlerinin salonunda toplamış, masalı öyle dinlemişlerdi. Gökten üç elma düşmüştü masalın sonunda. Oysa Gazze’ye gökten bomba düşüyordu, hem de fosfor bombaları. Kudüs ve tüm Filistin’e ise adeta gökten işgalci düşüyordu…
Tek istediği hoş bir kış sabahında uyanıp sevinçle okula gitmek ve önceki gece dinlediklerini arkadaşlarına anlatmaktı. Soğuğu, okul yolunda yürürken yüzünde hissetmeyi dilerdi; İsrail askerinin metal bir canavarı andıran silahında değil.
Sabah, namaza kalktıklarında ailecek Aksa’ya gitmek üzere evden çıktılar, her sabah olduğu gibi. Annesi murabıtalardan biriydi, mukaddes mescidin mağrur muhafaza meleklerinden yani. Ablası da okuldan sonra ona katılırdı. Bunların hepsi, Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı işgalci siyonistlerden korumak içindi. Lakin o sabah bir tuhaflık vardı. İnsanlar sokaklarda namaza gidiyor gibi değil de savaşa gidiyor gibiydiler. Sloganlar, tekbirler eşliğinde yürüyordu gençler. Halil’in elini sıkı sıkı tuttu Melike. İçeride neler olduğunu çok merak ediyordu. Az sonra annesi ve ablası diğer murabıta hanımların yanına gitti ve o, babası ve kardeşiyle beraber mescide girmek üzere yoluna devam etti. Her yer normalden daha fazla askerle doluydu. Ne olduğunu anlamamıştı, babası onları muhafaza etmeye uğraşırken yanlarından onlarca asker geçiyor ve etraf her dakika karışıyordu. Küçük Melike çok sonra öğrenecekti bir İntifada’ya şahit olduğunu. 1987 yılında Gazze’de başlayıp tüm Filistin’e yayılan ve ‘Taş İntifadası’ olarak anılan 1. İntifada, o doğmadan iki sene önce sona ermişti. İntifada kahramanlarının destansı öykülerini her seferinde ayrı heyecanla dinlerdi. Şimdi ise, tam yedi sene sonra İsrail Başbakanı Ariel Şaron’ un Mescid-i Aksa’ya beraberinde onlarca askerle girmesiyle protestolar yeniden başlamıştı. Ne demekti Müslümanların mukaddes mescidine girmek! Bu kabul edilemezdi! Mescid-i Haram’a veya Mescid-i Nebi’ye girilmesi kadar korkunç bir şeydi bu.
Bir süre sonra şaşkınlıkla sağına soluna baktığında babası ve Halil’i bir türlü bulamadı. Aksa’ya girememesinin yanında askerleri sürekli karşısında görmekten de bıkmıştı artık. Sonunda Aksa’nın avlusuna açılan birçok kapıdan biri olan Esbat Kapısı’nın önünde buldu kendini ancak nafile, orayı da kapatmışlardı. Tepeden tırnağa silah ve mühimmat içinde olan askerlerin karşısına ellerinde taşlarıyla dikilen halk ile beraber dimdik yürüdü ve çıktı karşılarına. Ne yapsa, ne dese korkuturdu onları? Yüzüne bir tebessüm yayıldı. Sağ yumruğunu havaya kaldırarak haykırdı: “Allahuekber! Allahuekber! Allahuekber!”
***
Gözlerinden acı fışkırarak doğruldu yattığı yerden Melike. Doğrulduğu gibi de bıraktı kendini yattığı yere. Vücudunda acımayan uzvu yokmuş gibi hissediyordu. Neredeydi? Annesi, babası neredeydi? Ya ablasıyla Halil?! Koşup sokağa fırlamak; Eski Şehir’de yokuşların sonunun Aksa’ya çıktığını bilerek rüzgara karşı koşmak, koşmak, koşmak istiyordu. Yolun sonunda işgal askerinin olmadığı, kirlenmemiş kapılardan ışık gibi geçip Kubbetü’s-Sahra’ya sarılmak istiyordu. Beş yaşının beş yüz yıllık isyanını alnında toplayıp secdeye gömmek istiyordu. Ama acıyla kavruluyordu küçük bedeni. Çocuk acziyetinin altında eziliyordu gözyaşları. Ayağa kalkmak için çırpınıyordu yüreği, göğüs kafesini yararak onu terkedecek ve gidecek gibiydi. Gökyüzüne tutunup prangalarından kurtulmak ister gibi havaya kaldırdığı ellerini tuttu biri. Sonra titreyen vücudunu sardı sımsıcak kollar. Güvenli bir nefes hissetti saçlarında. Ellerini yüzüne kapatarak sordu:
“Ya Rabbi, yoksa ben öldüm mü?”
“Ölmedin yavrucuğum, elhamdülillah hayattasın.” Kendini saran kollardan kurtuldu Melike, semaya tutunmak isterken onu kurtaran her biri bir derya olan iki göz, şefkatle ona bakıyordu.
“Öyleyse, sen kimsin!?” Bir taraftan da etrafını inceliyordu. Hastanede olmalıydı. Canının bu kadar yanmasını manalandırabiliyordu. Gök gözlü kahramanıysa, beyazlar dökülen önlüğü ile doktordu. Doktor gülümsedi:
“Korkma. Hastanedesin. Seni bulduğumda çok hırpalanmıştın ama Allah’ın izniyle iyi olacaksın.” Melike başını salladı:
“Askerler, onlara ne oldu?”
“Sen ve senin gibi kahramanlar sayesinde hiçbir şey yapadılar. Yapamayacaklar da.” Sonra kızın saçlarını okşadı:
“Ama şimdi seni muayene etmem lazım. Bakalım koca yürekli küçük kahramanım nasılmış?” Doktor, stetoskobunu çıkarıp onu muayene etmeye başladı. Melike, stetoskobun ucundaki kırmızı zemin üstündeki beyaz ay yıldızı görünce heyecanla doktora baktı:
“Sen Türk müsün?” Doktor güldü.
“Evet, Türk’üm. İsmim Yusuf.” Melike şaşırmıştı.
“Ama çok güzel konuşuyorsun.” Yusuf tasdikle başını salladı:
“Uzun zamandır buradayım.”
“Niçin kendi ülkende değilsin?” Yusuf pencereden dışarı baktı.
“Sen niçin buradaysan, onun için…” Arkalarından gelen sesle irkildiler:
“Melike! Kızım!”
“Anne!” Melike’nin annesi, saatlerce her yerde onu aramıştı. Bakmadığı yer, sormadığı kişi kalmamıştı. Artık onun tutuklandığını düşünecekken son defa buraya bakmaya gelmişti. Kızına sımsıkı sarıldı.
“Sen nereye kayboldun, neden ayrıldın babanın yanından? Ne bu halin?” Melike ise annesini teselliye uğraşıyordu.
“Üzülme anneciğim, doktor önemli bir şeyimin olmadığını söyledi.” Annesi toparlanıp yatağın yanında bekleyen Yusuf’a döndü:
“Kızıma sahip çıkmışsınız, Allah sizden razı olsun Doktor Yusuf.” Melike acısına aldırmayarak doğruldu:
“Onu tanıyor musun?” Annesi tebessümle tasdikledi:
“Burada herkes onu tanır.” Melike daha da şaşırmıştı. Öyleyse artık o da çocukların kahramanı Doktor Yusuf’u tanıyordu. Türkiyeli doktor Yusuf…
Annesi ve Yusuf bir süre konuştular. Sonra doktor yanına geldi.
“Evet Melike, kahramanlık yaparken biraz güçten düşmüşsün. Tekrardan kuvvetlenmen için dinlenmen gerekiyor. Birkaç gün evde istirahat et olur mu? Annenin şifalı çorbalarından da içersen Allah’ın izniyle çabucak iyileşirsin. O zaman tekrar görüşelim, olur mu?” dedi ve boynuna astığı stetoskobu çıkarıp onun boynuna astı.
“O vakte kadar bu sende kalsın, anlaştık mı?” Melike gözleri parlayarak baktı Yusuf’a:
“Bir daha görüşünceye kadar!”
Eylül, 2022 İstanbul.
Melike’nin masasında, küçük bir çocuğun kocaman kahramanıyla olan fotoğrafının yanındaki radyoda çalıyordu şarkı.
“Senin adın ne bakalım?” diye sordu Melike, yeni gelen hastasına. Kahverengi gözlerini kocaman açmış küçük kız cevapladı:
“Melike!” Onun karşılık vermesine fırsat vermeden ekledi:
“Söylesene doktor abla, ne diyor şarkıda?”
Melike; eli çocukluğundan beri yanından hiç ayırmadığı stetoskobunda, masadaki fotoğrafa bakarak gülümsedi:
“Ey rüzgar… Vatanıma götür beni!”*
*Feyruz, Nassam Aleyna el Hawa

Kendi içinde mısraların ve kelimelerin talebesi. Dışarıda Görsel İletişim Tasarımı öğrencisi. İkisini kavuşturup Türk televizyonları için dizi senaryoları yazmak istiyor.

Elinize yüreğinize sağlık. Çok güzel olmuş.
Çok teşekkür ederim 🌿
Allah razı olsun güzel kızım, Melike’ler, Hatice’ler bitmeyecek 💛🇵🇸
Amin, cümlemizden inşallah🤍💐