26 Aralık 2023

“Girişler Sağ Taraftan”

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

İthaf: Bu yazıyı; kapaktaki resmi çizen beş yaşındaki Zeynep Sare’nin özelinde, Gazze’nin Ebu Ubeyde ruhlu çocukları başta olmak üzere tüm güzel düşlü çocuklara ve Filistin için inisiyatif alan tüm vicdanlı yüreklere naçizane ithaf ediyorum. 

Yol hikayeleri dinlemeyi sever misiniz? Umudumuz olan yolları, aynı sofraya diz çöküp anlatırken/yazarken ekmeğimiz gibi beyaz haberlerle gelen umutlarımızı da bölüşmüş oluyoruz. Fakir soframda bu umudu bölüşmeye davet ediyorum sizi şimdi… 

“Hatice kızım kalk haydi çıkıyoruz.” 

Sabahın köründe kaldırılmak uzun zamandır bu kadar heyecanlandırmamıştı beni. Her ne vesileyle ve ne uzunlukta olursa olsun yolculukların her biri ayrı bir iz bırakır bizde. O yüzden bazen varılacak yerden çok yolu severiz. Ancak hamdolsun ki bu defa refik de tarik de vasıl olunacak menzil de ziyadesiyle meftun etti beni. 

Filistin için sesimizi ve yumruklarımızı bu defa Ankara’da göğe yükseltmek için yola koyulduk. Ben, annem, babam (evet bu defa Ali yok, etrafta sarı fırtınayı arayanlara duyurulur :)), Dilek ablam, canım Zehra, her zaman iyi ki var olan Nurgüzel abla, kıymetli Mehmet hocamız, kızı Nihan, kamera silahşörlerimiz Mehmet abi ve Yusuf abi kardeşler ile gönüllülerimizden Furkan abi yolculuk ekibimizi oluşturmakta. Bizi İstanbul’dan Ankara’ya ve tekrar İstanbul’a götüren, tüm gün bizimle birlikte çalışan servisimizin şoförü İbrahim abiye de teşekkürlerimizi iletmeden geçmeyelim. 

Keçiören Taha Akgül Spor Salonu’nda yolun yarısını kat ettik. Böyle programlarda çoğunlukla “ne iş olsa yaparım” (annem bu tabiri sevmiyor ama) diyenlerden olduğumuz için Zehra ile ucundan tutulacak birkaç işle oyalandık bir süre. Sonra baktım bize görev vermiyorlar, inisiyatif alalım bari diyecekken Dilek abla bizi birkaç gönüllü ablayla birlikte doooğru karşılama noktalarına yönlendirdi. Mahzun mahzun gönüllü ablaların peşine düşüp görev yerimize ulaştık. Salona gelenlerin hanımlar, beyler ve aileler olarak ayrı oturmasında vazifeliydik. Ben olduğum yerde sabit durmayı reddedince (matematik hocam bana anarşist diyince karşı çıkıyorum bir de :)) ve etki alanımızı genişletmeye karar verince kendimizi otopark kapısında bulduk. Araç geçişleriyle ilgileniyorduk ki telaşlı bir abi gelip benim zorla sürüklediğim kapıyı tek eliyle kapattı. 

“Araç girişine izin vermeyin.” dedi (zaten izin vermiyorduk) “Gençlik Hizmetleri Müdürü gelecek biraz sonra, şu şu arabayla. Ona açarsınız kapıyı.” Zehra’ya baktım. 

“Hatice abla ne oldu?” O sırada emniyetten gelen abilere kapıyı açarken yine zıpladığımı fark edemeyerek “Emre abi gelecekmiş birazdan!” dedim. Yerimde duramayarak Zehra’ya meseleyi anlattığımda heyecanıma ortak oldu. “Bir dakika ya yazıları mı karıştırdın Hatice?” demeyin, sürprizi kaçmasın onu da diğer yazıda anlatacağım. Hala heyecanımı atamadım da…

Kapıdaki vazifeyi diğer ablalara devredip salona takriben kırkbeş dakika-bir saat kadar sonra döndüğümüzde gözlerime inanamadım. Bizim neredeyse bomboş bıraktığımız salon öyle güzel dolmuştu ki oracığa oturup ağlamak istemiştim. Bir süre daha sahne yanındaki alan, basın odası ve kompleksin tamamı arasında mekik dokuduktan sonra hop orada hop burada izledik programı. Her konuşma sonunda tekbirler atılıyor, var gücümüzle “Allahuekber!” diyorduk. Nur Haktan hoca her mikrofonu alışında sonraki konuşmacıyı davet etmeden önce harika konuşmalar yapıyor, sloganlarımız alanın çatısını titretiyordu. 

Kısa bir süre önce kısmen tanıştığım ve bir Cahit Zarifoğlu hayranı olan bu kızcağızı nahif hediyesiyle çok mutlu eden İsmail Halis hoca, beş bin kişiye beş dakikada İngilizce öğreten ve enerjisiyle herkesi uçuran Enes Yalman hoca, İnisiyatif’in başkanı Ümit Sönmez abi, Avukat Gülden Sönmez abla, Genç Dergi’nin Editörü olarak tanıdığımız gençlerin can ağabeyi Süleyman Ragıp Yazıcılar hoca, sahnede konuşurken koşup sarılmak istediğim Merve Gülcemal abla, karasızlığa düşülünce “Sakin olun, bahacaaaz arkadaşlar” diye ortamı rahatlatan Bekir Develi abi, kıymetli Mehmet Dinç hoca, müşkül durumların cevap anahtarı Ersin Çelik abi ve elbette ki Allah’ın ona -tabiri caiz ise- gökten enerji bultuları gönderdiğini düşünmeye başladığım canım annem hepsi birbirinden etkili konuşmalar yaptılar. 

Sahnenin yan tarafına ve arkasına geçilmemesi için gönüllü abiler ve ablalar ile kurduğumuz seti darmaduman edense İsmail Hakkı Ürün’ün sergilediği; şehidimiz, çiçeğimiz Rim’in dedesi performansıydı. O, sahneden indiğinde ağladığımı gizlemek için etrafıma bakınırken ortada set falan kalmadığını fark ettim. Işıklar açılıp herkes burnunu çeke çeke vazife yerine dönünce tekbirlerimiz daha güçlü dalgalandı arşın kucağında. 

Biraz sonra Süleyman hocayı dinliyordum ki biri paltomun eteklerini çekiştirdi. “Ablaaa ablaa” arkamı döndüğümde küçük bir kız çocuğunun bana baktığını gördüm. 

“Bunu Aşet Amca’ya verir misin?” dedi. Bana uzattığı resime baktım. “Beş yaşındaki Zeynep Sare’den iki yaşından beri dinlediği Aşet Amca’sına.” diyordu. Aşet (yaşa) Filistin ezgisini söyleyen Mehmet Ali Aslan abiye verilmek üzere emaneti alıp kocaman sarılmıştım güzel kıza. Bu beni çok duygulandırmıştı çünkü ben de Mehmet Ali abinin ezgileriyle, konserleriyle büyümüştüm. Hâlâ çocuklarımızın ezgilerle büyüğünü bilmek çok güzel… Elimde Zeynep Sare’nin resmi, ayrı bir mutlulukla sürdürdüm vazifemi. O nasıl öğrenir bilmiyorum ama evet, emanetini ulaştıdım güzel Zeynep Sare. Rabbim bahtını açık eylesin, seni hep güzel insanlarla karşılaştırsın inşallah.

Program göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitti. İçimde fırtınalar kopuyordu. Yakmış mıydık meşaleyi, biz İstanbul’a dönecektik ama Ankara’dan görülecek miydi yumruklarımız, sesimiz duyulacak mıydı? Rabbim, elimizden o gün o geldi, bir adım daha yaklaşmışsak zafere bin şükür olsun sana! Devam ediyoruz yürümeye, yolun sonu zincirlerinden kurtulmuş Aksa, gözyaşlarını silen Kudüs, Zümrüd-ü Anka misali küllerinden doğan Gazze ve Hazreti Ömer’in, Selahaddin’in, Kanuni’nin emaneti hür Filistin inşallah… 

Ankara o kadar güzeldi ki; çocuklar, kadınlar, gençler, yaşlılar, babalar, dedeler çekip mavzerlerini ite çakala karşı yarin kapısında öyle bir durdular ki… Allah cümleten ve ebeden razı olsun inşallah. 

Amin! 

Yol biter mi? Bir vaveyla ile salonda ne var ne yoksa toparlanıp servisimizin arkasına koyduk tekrardan dövizlerimizi, bayraklarımızı, pankartlarımızı ve eylemlerimizin yeni üyeleri çocuk ayakkabılarımızı. Onlar da bizimle birlike yürüyorlar. Benim yeni yeni keşfettiğim bir gelenektir, salondan en son biz çıkarız. Herkesi yolculayıp her şeyin yolunda olduğuna emin olduktan sonra aynı ekiple aracımıza yerleştik ancak unuttuğumu sanmayınız efenim: dönüş yolunda bizimle geleceğini öğrendiğimden beri yine yerimde duramadığım kıymetli Süleyman hocamız da ekipte yerini aldıktan sonra bu defa dönüş yoluna koyulduk. 

Ne çabuk, diye geçirdim içimden. Zira ben kendi kendime tekrar Ankara’ya döneceğimizi ve tüm günü tekrar yaşayacağımızı telkin ediyordum uyanık olduğum anlarda. “Yeter artık, yeter!” diye haykırırken sesim daha mı yüksek çıkmalıydı, atılan tekbirlere omuz verdikten sonra bir tekbir  de ben mi atmalıydım, bende eksik kalan ve tamam olması gereken bir şey vardı… Kucağımdaki çantam aklıma geldi. Yanıma defterimi almıştım, yazmak isteyeceğimi ama yazamayacağımı bilsem de. Eksik yanımı bulmuştum. Yazmak, bir hücum komutuydu bizlere…

“Yazarak; hayattan eksiklerimizi, ihtiyaçlarımızı mı kapamaya çalışıyoruz?” (acz)

“Anlatabildik mi arkadaş

Acaba…” 

Yolda kalın, yolcu kalın, selametle kalın…