4 Ağustos 2024

İmsak Vakti Hasbihali

Yazar: Yusuf Erkan HANCIOĞLU

“Bilmiyorlar mı ki, kullarının tövbesini kabul eden Allah’tır, sadakaları kabul eden de O’dur. Şüphesiz Allah tövbe kapısını alabildiğine açık tutmaktadır, rahmetiyle her şeyi kuşatmaktadır.” (Tevbe Suresi / 104.ayet)

 

 

Uyandığımda inanılmaz yorgun olduğumu fark ettim. Gözlerimi açtığımda aydınlık bir havayla karşılaşmayı umuyordum, tam tersi oldu. Sanki güneş hiç doğmamıştı. Kapkaranlıktı. “Acaba rüyada mıyım?” diye düşündüm. Sanki zihnimin içindeki dünyaya gözlerimi açmıştım. Kasvetli, karanlık ve yağmurlu bir hava.  Başım ağrıyordu. Saate baktım. Yerinde yoktu. “Deliriyor muyum?” diye geçirdim içimden. Odanın etrafına baktım ve yere düşmüş saati gördüm. Onu yerden aldım. Kırılmamıştı, sapasağlamdı. Kalbimden daha güçlüymüş. Bir saatten bile öğrenecek çok şey var. Sağlamlık bir yana, saat benim için bir yoldaştı. Etrafımda kimse söylemezken o bana haber verirdi ezan saatlerini. Onun sesiyle uyanırdım sabah namazına, teheccüde ve sahura. Sonra ne mi oldu? O saat tıpkı çevrem gibi değişti. Bana namazı değil, işe gitmek için evden çıkmam gereken saati, toplantıları, gideceğim sinema ve tiyatroları hatırlatır oldu. Tüm suçu saate atmayalım ama. Üzüm üzüme baka baka kararır, derler. Ben böyle olmasaydım saat de benden etkilenmezdi ki… Onun günahına da girmişim gibi hissediyorum. Bu da sırtımdaki yükleri arttırıyor. Evet, saçma diyebilirsiniz bu düşünceme. Ancak saçma göreceli değil midir?

 

Saati yerine koydum. Altıya on var. Niye her zamankinden daha erken uyandım? Bir yıldır sekiz buçukta kalkıyordum. Gece boyunca hiç uyanmıyordum, uykum ağırdır çünkü. Tıpkı sırtımdaki yüklerim gibi. Galiba her şey ağır geliyor bana artık. Kalbimdeki ağırlık buna sebeptir. Bu ağırlığa sebep kim peki? Ben mi? Ailem mi? Tercihlerim mi? Yoksa hepsi mi? İlk zamanlar ailemi suçluyordum. Sonraları kendime karşı daha zalim olmaya başladım. Yalnızca kendime karşı değil, nefsime karşı da. Karanlık bir kuyudayım. İp arıyorum çıkmak için. Bulamıyorum. Şimdi bunları düşünürken beş dakika sonra bu ipi bulacağımı tahmin edebilir miydim? Ama burada durmak istiyorum. Şimdiyi düşünmek yersiz. Her şeyin bir başı var. Buraya nasıl geldiğimi hatırlamak istiyorum. Bileyim, bileyim ki bu ağırlığı hafifletebileyim çünkü artık çok yoruldum. Uykum bile bölündü ilk kez bugün. Bu bile bir işaret. Ah ne çok ihtiyacım var işaretlere, mânalara, bir ipe…

 

Nereden hatırlamaya başladım? Çocukluktan başlanır genelde, ancak benim anlatabileceğim bir çocukluğum olmadı. Annem ve babam boşanmanın ebeveynlik görevlerinden de arınmak olduğu gibi bir inanca kapıldıklarından ben anneannem ve dedemle büyüdüm. Annemle babamı hiç görmedim. Onlara dair tek hatırladıklarım kavga sesleri, nefretle söylenen sözcükler, pişmanlıklar ve hayal kırıklıkları. Ruh halim bu ortamda filizlendi.

 

Anneannemle dedem bana iyi baktılar, haklarını yiyemem.  Onların sayesinde hayata mâna katmanın yollarını öğrendim. Anneannem bana Kur’an okumayı öğretti, dedem ise namazı… Ramazan’da içilen suyun ve yenilen hurmanın diğer günlerde yediklerimden daha farklı bir lezzet verdiğini onlar sayesinde öğrendim. Öğrendim, evet. Öğrendim. Yalnızca öğrendim. Gerisini getir(e)medim.

 

Bunları anlatırken zihnimde bir halata bağlı kuyudan çıkmaya çalışıyormuş gibi canlandırıyorum kendimi. Halat zamanla kopmaya başladı. Her kopuş beni daha da aşağı itti. İlk kopuş ne zamandı? Dünya sınavları hayata gelişimin yegâne amacıymış gibi beni esir aldığında. Yüksek not alıp dedemleri gururlandırmak, tüm eğitim hayatımın tek amacıydı zaten. Onların evinde, onlar hissettirmese de bir fazlalık gibiydim. Babamla annemin terk ettiği bir fazlalık… ve bir fazlalık olarak bu duyguyu kafamdan silmek için çok başarılı olmalıydım. Herkesten çok.

 

Evet, ilk kopuş dedim. İlki sınav çıkışı başım ağrıdığı için ikindiyi kılmak yerine uyumayı seçmekle başladı. Sonra büyüdüm. Büyüdükçe sırtıma kendi ellerimle koyduğum yüklerin sayısı da arttı ve ben kendimi unuttum. Başkaları için yaşadım. Sınav haftası hiç namaz kılmadım, Ramazan sınavlarıma denk geldiğinde oruç tutmadım. Bunları hatırlaması çok zor benim için. Özellikle Ramazan’da kütüphaneden çıkıp eve giderken, telaşla ellerinde pidelerle iftara yetişmek için evlerine koşarken gördüğüm insanlar sanki bana hatalarımı hatırlatıyorlardı. Camiden çıkan her insan bana kızıyor gibi geliyordu. Bunlardan dolayı dedemle anneannemle ve dahi diğer insanlarla arama mesafe koymadım mı zaten? Kendi suçumu bana hatırlattıkları inancı beni daha da yalnızlaştırdı. Dolayısıyla çevrem de değişti. Artık her aralık ayında evime çam ağacı alıyordum. Çevremdeki herkes bunu yapıyordu. Onlara uyum sağlamalıydım ki kabul göreyim. Yoksa onlar da bana hatalarımı hatırlatırlardı. Çalıştığım şirkette benden daha düşük bir rütbeye sahip olanları küçük görmeye başladım. Bunu bana patronlarım da yapıyordu. Herkesin arkasından konuşmak? O da yeni huylarımdan oldu. Allah korkusu olmayan bir insan, kuldan da utanmaz ki. Ne bekliyordunuz?

 

İkinci kopuşa gelelim ki bu kopuş direkt beni kuyuya düşürdü. O da işe başlayınca başladı. Yine Ramazan idi. Marmaray’dan inip sahile doğru çıkarken gördüklerim beni yeni çevremden de uzaklaştırdı. Orada gördüklerimi nasıl tarif etsem bilemiyorum. Herkes Üsküdar sahilinde oturmuş ezan saatini bekliyordu. İnsanlar birbirine çorba ikram ediyordu iman kardeşliğinin yanında. Hiç tanımadıklarını küçük sofralarına davet ediyorlardı. İftar açacak parası olmayanlar, gençler, yaşlılar, tekne orucu tutan küçükler, ilk kez tam gün oruç tutan çocuklar… Herkes birbiriyle sohbet ediyordu. Samimiyetle, muhabbetle ve dahi neşe ile. Birazdan oruçlarını açacaklardı. Ezanı Mihrimah Sultan Camii minareleriyle Valide-i Cedîd Camii minareleri birlikte okuyacaklardı. Martılar da sessizleşip dinleyecekti ezanı. Üsküdar’ın her bir camisi, her bir mahalleyi iftara ve namaza çağıracaktı.

Belki burada iftarlarını açanlar, Mihrimah Sultan Camii’ne gidip yine hep beraber teravih kılacaklardı ya da yürüyeceklerdi biraz Salacak’a doğru. Seçeceklerdi camilerden birini teravih için. Birlikte… Benim gibi kuyunun içine düşmüş, orada çamura bulanmış birisinin asla yaşayamayacağına inandığım bir duyguydu bu. İmrenerek uzaklaştım.

 

Ve işte şu anki zamana geldim böyle böyle. Uzun zamandır kuyudayım. Ümidim yok. Çıksam bile temizlenemeyeceğime inanıyorum. Ancak bugün farklı bir şey var sanki. Yıllardır ilk kez bu saatte uyanıyorum. Bunun sebebi nedir?

 

Sebebini bir dakika sonra anladım. ‘Allâhü ekber’ sesleri gecenin kasvetli havasını dağıtırcasına sokağı doldurduğunda anladım. Yıllardır ilk kez ezanı sanki kendim okuyormuşçasına duyuyordum. Günlük hayatın kirli sesleri kulağıma dolmuştu yıllar boyunca. Bu sefer ezanı dinledim. Sözleri ve mânası hâlâ hatırımda. Ezan beni namaza, kurtuluşa çağırıyordu. Bana bir ip uzatıyordu kuyudan çıkmak için. Bu sefer bu ipi sımsıkı tutmaya karar verdim. Kalktım yataktan. Önce içimden abdestin nasıl alınacağını, namazın nasıl kılınacağını anlattım kendime. Hatırlıyordum. Yüzümde uzun yıllar sonra ilk defa oluşan bir tebessümle abdest aldım ve namaza durdum. Namazı bitirdiğimde kuyudan çıkmıştım. Bu hafiflemenin başka bir anlamı olamazdı ki. Gideyim, İnşirah okuyayım.