24 Ocak 2025

Çelikten Bir Yol

Yazar: Ahmet KAÇUK

“Herkes mektup okumak istiyor, yazmak değil.
Emek o kadar yabancı bu yüzyıla,
Sevilmek herkesin derdi,
Sevmekten söz eden yok.”
Yani, bu yüzyılda şiiri seven vardı da, şairi yoktu. Ne sevenin kıymeti vardı, ne de şiire layık bir kalp.
Her zaman bir fikir vardı ama sahibi yoktu.
Hep bir ışık önlerimize vurulsun istenirdi,
ama düşünmezdik, bize bu ışığı açan kim?

Hiç kimse sorgulamazdı, akıllarına bile gelmezdi.
Bu yüzyılda kıymetin tanımı yoktu;
kimisinin bir kağıt parçası, kimisinin ise bir anneydi.
Sevilene mutluluk bolda, sevene yoktu. Kağıda inanç çoktu, yaratanı düşünmek ise yoktu.
Bugün birisi uyanabildi ama aynı zamanda birisinin gözleri, bir daha açılmamak üzere sonsuzluğa uğurlandı.
Bugün sözlerin birinin hoşuna gitmiş olabilir, onu mutlu etmiş olabilirsin; belki de tüm gününün güzel geçmesini sağladın. Ama belki de sözlerinle başka birini de kırmışsındır. Kelimeler, insanlarda farklı etkiler bırakabilir. Düşündün mü? Kelimelerdeki her harfin değerini?
Değerin ne olduğunu bilirdik ama onu değerli yapan şeyi hiç düşünmezdik.
Sözlerimiz miydi değerli kılan? Yoksa verdiğimiz sevgi miydi? Biz bundan yoksunuz.
İnsanlık sosyal bir varlık olsa da, bu yüzyıl herkesin kalbini bir beyaz gül gibi tutuyor, dikenleriyle yavaş yavaş kanatıyor.
Herkesin elinde bir telefon, herkes tüm düşüncelerini, sevgi mesajlarını, başarılarını orada sergiliyor.
Kafalarını kaldırıp, bulutlara baksalar, bundan daha güzel bir nimet olabilir mi?
Yağmuru hissetmek varken, yağmurdan kaçan bizler değil miydik?
Mutluluk veren bir şarkı varken, şarkının efkarlık veren tarafını dinleyen bizlerdik. Umutsuzluğu düşünüp umudu hayal eden de bizlerdik.
Önümüzdeki güzellikleri göremiyoruz, hatta gözlerimiz o kadar kör ki böyle bir şeyin varlığını fark edemedik.
Küçükken hepimiz şehirlerde yaşamayı, orada sevilen bir insan olmayı hayal ederdik. Şimdi ise bir yayla ve gün batımı hayallerimize yetiyor ama bu yolda bir şeyleri feda edemiyoruz.
Sanki bir kafesteyiz ve o kafesin kilidini birinin açmasını bekliyoruz. Doğru zamanın gelmesini bekliyoruz.
Halbuki doğru zaman gelene kadar harcadığımız zaman, israftan başka bir şey değildir. O zamanı bekleyeceğimize, hemen yarın yapsak zaten doğru zaman dediğimiz o vakti yarına hatta şimdiye çekmiş olmaz mıyız?
Herkes doğru insanı bulmaya çalışıyor ama kimse doğru insan olmaya çalışmıyor. Bir söz, kelime ile kırılan kalbimiz aslında bunu isterken biz buna inanmayıp doğru vakti ve doğru kişiyi bekliyoruz.
Kafamızı göğe kaldırsak şu gün batımını görsek ne kafes kalır, ne açmak için bir kilit. Birine ihtiyaç duymayız.
İhtiyaç duyduğumuz kişi, kalbimize aşk diye girer.
Her insanda tabii farklı istekler, düşünceler, durumlar olacak ama önemli olan bu şeyler gerçekten öyle bir insan iseniz gerçekleşir; yoksa bu gibi şeyler öyle bir insan değilseniz istediğiniz bir türlü olmaz çünkü yanlış düşünüyorsunuz demektir. Yanlış bir kader seçiminde olduğunuzun farkına varmalısınız.
Bu işin felsefe kısmı. Felsefe, bu yüzyılda fesleğenden başka bir şey değil, insanların gözünde.

Kısaca, yüzyılımızda tüm değerler ve problemler, her yönde zıt oranda yayılmış durumda. Salgın gibi. İnsanlar daha çok almak istiyor, vermektense sevilmek derdinde. Bunu sorgulamak, insanı bir adım öteye taşıyabilir. Bir ihtimal her zaman vardır.
Emek, sevgi ve değer gibi kavramları düşünmek, belki de hayatın gerçekte ne olduğuna dair bir farkındalık yaratabilir.
Bizi taşıyan bu trene geç kalmamak derdimiz olmuşken, arkasından batan o güneşe ulaşmak yerine, trene bindiğimiz anda hayatımızı kurtarmak için çok geç olacak. O trene koşmak, acele etmek yerine arkadan batan güneşe bakmak, bizi istediğimiz yerlere ulaştıracak ve kendimizi keşfettiğimiz bir ana tanıklık ettirecek.
Bugün yaşadığımız dünyada, dışarıdaki güzellikleri fark edemediğimizde; sadece kendi kafesimize hapsolmuş oluruz.
Kafamızı kaldırıp dışarıyı görmek gerekir. Gerçek mutluluk belki de işte bu basit bakış açısında gizlidir.