5 Ağustos 2025

Hayat: Yasla Yazılmış Bir Mektup

Yazar: Ahmet KAÇUK

Hayat, yolunu bulamayacağımız ama hep bir bulma umuduyla sürüklendiğimiz bir kader serüvenidir. Yolda gördüğümüz çiçekler, yağmur altında kalmış fakirler, gökyüzüne ferahlıkla bakan gözler ve o hep içimizde tuttuğumuz benliğimiz; bu yolda öylece yapayalnızdır. Bazen evrende bir nokta bazen de içimizde bir evren olduğumuzu unutuyoruz. İçimizde sürekli bir göç var. Bambaşka tenlerde, bambaşka yağmurlar altında yeni hayatlarla, yeni standartlarla tanışıyoruz. Yâr dediklerimiz, kısmet dediklerimiz bir yağmur gibi yağıp toprağa karışıyor. Ve sonunda, toprak onu bir daha geri vermiyor. Elinde ya da gözlerinde o yağmurun mirası kalıyor. Duygularını ele veremiyor, aciz kalıyorsun. Birbirimize taş gibi olup akan bir nehrin yanında kendimizi eritiyoruz. Yağmur her yağdığında; dediğimiz, beklediğimiz o şeyler üzerimizde birikiyor ve güneş çıktığında o yağmur kuruyup gidiyor. O halde bir tek o mirasla kalıp ya yas tutuyoruz ya da kitabın yeni bir sayfasına geçiyoruz. Hayat bu işte: Göç edip durduğumuz ama bir türlü yerimizi bulamadığımız bir serüven.

 

Her birimizin kendisine öz olmayan ama bize aile olabilen insanlar vardır, sanırım. Ya da yalnızca bir kişi, bilemiyorum. Bir söz duydum birinden. “…Ellerini tutup güvenebildiğim insanlar benim ailemdi. Ben -ben herkesi elimle sıkıca tutarken, hayat o elleri acıyla indirdi. Bu acıyı onlar bana yaşatmadı. Hayat onları kendi toprağına götürdü, ben ise ortada kaldım, çok fazla ailemi kaybettim. Aile karmaşıktır bu yüzden…” Yutkunamadım. Bu cümlenin devamı daha acı. Maalesef söyleyemem ama tek gördüğüm konuşurken o sesinin titreyişi ve kısılması, gözlerinde birikmiş, o göz kapaklarında tutunan kin ve özlem birikintileri. Kendince fazlasıyla haklıydı. O bir kızdı kaldırımlar altında çiçek açan. Ama sürekli ezilmeye mahkûm olan bir kızdı. Tek sıkıntısı ezilmeye mahkûm olduğundan sürekli kesilmesiydi. İşte hayat, kendince çok yoran, çok yıpratan ama aynı döngüyü değişimlerle bizi sürüklüyor. Bu yüzden, yolumuzu bulamıyoruz ama hep bir umutla devam ediyoruz. Gerçeklik ne olursa olsun, işte bazen kesilen her çiçeği öldü diye bilmemeliyiz. Çünkü kökünden almadığımız sürece o çiçek daha güzel tekrar yetişecektir. Sadece yetiştiğimiz yeri iyi seçmemiz gerekir. Ellerimizden kayıp giden her düşe belki de hayallere hayran kaldık. Kim bilir? Belki de yetişen çiçek bizim hayallerimizdi belki de dünyamız, bize dünya olan insanlardı. Bu yüzden, söylediği söz bir o kadar acı ve aynı zamanda gerçekti. Zor bir gerçekti. Acı bir gerçekti. Hayat, bir ölüm oyunuydu. Bu da bizlerin ona karşı kurduğu bir yaşam. Bu büyük bir gerçekti.

 

İnsanlar, sürekli bir değişim içinde. Örneğin kitaplarda, filmlerde özellikle gerçekte hep görüyoruz. Toprağın, insanların bizden aldığına gözyaşıyla tutunan bir bekleyiş gibi bu değişim. Sorun burada: Biz değişmiyoruz, onlar değişiyor. Ve değişmeyen insanlar aslında doğru kişiler. Değişmeyen insanlar kendini geliştirir, tavırlarını, tutumlarını değiştirmez, duygularını değiştirmez. Etrafımızdaki insanlar değişirken sizin aynı kalmanız onlara çok değişmiş olduğunuz havasını verir. Onlar duygularını, tavırlarını, düşüncelerini bizler üzerinde değiştirirken, biz sadece olduklarımızla gelişiyoruz. Ve bu değişim değildir. Oysa, avuçladığımız umudun kırıntısı, başkasının nasibi olurken susuyoruz. İçimizde de o şiirimden en ağır cümle kalıyor: “…Yaşarken konuşmayan dudak, mezarda âmin arar mı?..” İnsanlar değiştikçe sanki elimizdeki düşler ellerimizden birer birer kayıyor gibi hissediyoruz. Birbirlerine bazen sevgi dolu, yardımsever olup aynı zamanda nasıl kin tutabilir insanoğlu, anlayamıyorum. Çünkü sözde onlar değişti, farklı kişiler. Ve söyledikleri her söz yakın bir süreden sonra çelişkiye girerken bildiklerine inanarak birbirlerini kandırıyorlar. Bu hayatı, cennet gibi yaşayıp ilerliyorlar aslında onlar cehennem zannederken. Tuttukları yas bile artık o ve onun gibilerinin gösterişi oldu. Kim en üzgün, kim en sinirli; kim en mutlu ve kim en güzel kavgasını sürdürüyorlar. Anlattığım kızın bir kaldırım taşında açan bir çiçek olduğunu ve bu da onun orada ezilmeye mahkûm olduğunu söyledim. İşte durum tam olarak bu: biz değişmiyoruz fakat değişenlerin ellerinde eziliyoruz. Hayat, işte bu yüzden yolunu bulamayacağımız ama içinde hep umut olan bir serüven. Yer fark etmeksizin bir çiçek açabiliyorsak, bir şey demeye, anlatmaya gerek yoktur. O duruş bile fazlasıyla şey açıklıyor senden diğerlerine. Ellerimizdeki hayallere, düşlere ve oraya koyduğumuz insanlar bize rehberdir sadece. Tüm bu nedenler ve anlattığım şeylere göre, doğru insan işte tam olarak bu: hayat yorsa bile yine aynı döngüye, aynı yanlış göçe yakalanmayan insanlardır.

 

“Hayat: Yasla Yazılmış Bir Mektup” evet, bir mektuba çok şey sığdırabiliriz: Başarılarımızı, üzüntülerimizi; mutluluklarımızı ve yaptıklarımızı. Yani her şeyi. Hayat, sonu asla mutlulukla bitmeyen bir yoldur. Bu mektup kime ulaşırsa ulaşsın yolun sonunda yalnızca mektubumuz kalır ve sadece yasla kendi kitabımızın son sayfasına geliriz. İşte kitabımızın o son cümlesi, bizi biz yapıyor. Verdiğimiz, hazırladığımız bu mektup hem bizden öncekilerin temsili hem de bizden sonrakilere bir umut olarak kalacaktır. Ve bu mektubun sonunu iyi bir cümleyle bitirirsek işte o zaman asıl hayat: Gittiğimiz yollarda kaybolsak da, içimizde çiçek açan bir yerin hep var olduğunu bilmek ve o çiçeği, o aşkı içimizde büyütmek olacaktır.