Yüzyıllık Suskunluk
Hepimizin içinde koca bir geçmişin geçmemiş izleri var. Koca bir evin acımasızca yanması ya da büyük bir çınarın her tarafı kesilmiş, bomboş bir orman arazisinde yalnız kalışı gibi hissederiz. Yüzyıllık bir umut taşırız, yüzyıllar için vicdan ararız. Kesilmemiş son dalımıza kadar nefeslerimizi sayar, gölgelerimizi izleriz. Ve en sonunda hayatlarımızın, anılarımızın hepsi koca bir malikaneye dönüşür. İçinde birikmiş tüm anılar, parlak fayanslara basan adımlar, mutfaktaki yemek kokularının bitmemiş hayalleriyle nefes alır. Ve pencereye baktığımızda hepimizin aynı aya baktığını fark ederiz. Çünkü saniyeler geçiyor, yaşlanıyoruz ve geçen bir saniye bile 1000 yıldan daha uzak kalıyor. Ne balta geride kalıyor ne de bizler. Pişmanlığın zehir yutmuş yılana benzediğini bize hayat en sonunda öğretiyor. Bu yüzden yüzyıllık bir çınar olsak da, herkese çatı olabilmiş koca bir ev olabilsek de, gölge veya çatı olamadığımız an, ya biz kendimizi yakarız ya da onlar. Çaresizce, vicdanının çölde su aradığı saatlere gireriz. Güzel bir göl gördüğümüzde iyileşiyoruz zannederiz ama görünen seraptır. Gerçeğine varana, dönene kadar terleriz, susarız, bitkin düşeriz. O göle varmayı hedef edindiğimizden yanımızda bize gölü gösteren yolları göremeyiz ta ki güneş başımıza vurana kadar. Vurduğunda suskunlukla çalkalanır, sahte bir yalnızlıkla yalpalanırız. İnsan, özlemin ve pişmanlığın ne demek olduğunu da o güneş başına vurduğunda anlarmış.
İnsan kendi içinde yüzyıllarca birikmiş bir suskunluk taşır. Bazıları öyledir ki sadece belli kişilerin yanında dudakları kalpten açılır. Misal, ailesiyle kavgalı, hiçbir şeyini anlatmayıp ailesinin bile onu tanımasına fırsat vermeyen bir gencin, yaşadığı pişmanlıktan dolayı yıllar boyunca o ailesinin farkında olmadan yaptığı anlık acımasızlıklarının iziyle yaşıyor. Bu öyle bir suskunluktur ki bu iyi yüreklilik ya da kötülük değildir. Bu çaresizliktir. Gözlerinin önünde kardeşlerinin ona yalvaran bakışlarını görmesi, bir kavganın büyümesi ve o anın içinde gözün yalvardığı tek bir ana donakalır ve asla eskisi gibi olamaz. Bunun gibi bir örnekten sonra aslında hiçbir şeyin geç olmadığını, en azından şu an imkan varken, kalp o an bağırıyorsa kendisinin de bağırması gerektiğini böylesine bir tür suskunluk ile bu yaşlarıma gelince anlıyor. Yarınlar her zaman gelir diyor bir genç. “O zaman bugünün anlamı ne?” diyor cevaben. İşte, umudun ve suskunluğun tek bir örneğiyle geç kalmışlığın ya da süremiz varken yapmadığımız şeylerin, her zaman bir fırsatının olduğunu ve bunu değerlendiren, değerlendirmeyen taraflar olduğumuzu gördük.
İnsan, suskun değildir. Suskun olmayı seçen kalpleridir. İşte bu durumdan dolayı bazı insanlar kalpleri gibi kalmayı tercih ederler. Kalp ne kadar duygularla, hisleriyle konuşsa da çıkardığı o yankılı atışları dışında ses çıkarmaz. Peki kalp neden ses çıkarmaz? Çünkü biz, çok fazla konuşuyoruz. Her bir yandan eğleniyoruz, kızıyoruz, üzülüyoruz ama bir kez olsun susmuyoruz. Ama susarak devam eden bir hayat, en sonunda bağırdığında kim umursar? Tıpkı o gencin yaşadığı olay ve çıkardığı ders gibi. Cevaba gelirsek eğer cevap tabii ki de, kimsenin umursamasına gerek olmadığıdır. Sen bir gün susup onu umursadığında ister birileri kapında ağlasın ya da seni taşlasın, bırak. Yaşamıyor olsak bile o kalp yıllarca suskunlukla çalkalanacak belki ama seninle sürekli konuşabilmiş olacak kimi zaman seni korumak için tıpkı o gencin başına geldiği gibi sussa bile.
Bu yüzden, bizler yüzyıllık suskunlarız. Tercih ettiğimiz her kelime, ya kalbimizden gelir ya da arsız dudağımızdan. Suskun olmak, asla konuşmamak değildir. Suskun olmak: Yüzyıllık bir kalptir, dalları kesilmiş bir çınar veya koca bir ev, sığınak değil. Ve vakti geldiğinde çölde o gölün yolunu, günü geldiğinde gülüşmüş ya da ağlaşmış olsak bile artık görebilmektir. Çünkü hayat, gölge vermeyen ağacı sevmez. Çünkü kalp, sana gölge vermeyi, insanlara seni göstermeyi sever. İşte o zaman insan, gökyüzünün de, bulutların da, ırmakların da başka renkleri olduğunu anlarmış. Çünkü her şeye renk veren insandır. Bulutu pembe, yağmuru kapkara, ırmağı kıpkırmızı görende.
Bu yüzden ben suskun olmayı, konuşmaya tercih ederim.
Peki sen, seni ne konuşturur? Seni ne susturdu?
