24 Şubat 2026

Türk Çayı

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

Bugün sizinle farklı bir şey deneyeceğiz. Aylardır eli yüzü düzgün bir şeyler yazamıyor olmamı telafiye giriştim ne zamandır. Bu işi ne kadar ciddiye aldığımı kendime ispat etmek için yazının bu ilk halini defterime dolma kalemim ile çizmeye karar verdim. Allah sonumuzu hayreylesin. 

Her manada. 

Geçtiğimiz aralık ayında, Bosna’ya aynı yıl içerisinde üçüncü ziyaretimi gerçekleştirmek nasip oldu. Daha evvel aynı yılın ocak ayında hayatımın ilk Bosna seferini, temmuzda ise (hem de Srebrenitsa’nın 30. yıldönümünde) ikinci seferi gerçekleştirmiştik elhamdülillah. 

Hal böyle olunca üçüncü ziyaret biraz hayretmucip bir şekil aldı. Hatta kuzenim şakayla karışık “Hatice sen casus musun bu ne sık ziyaret?” diye alay etmişti. Endişelenmeyin, casus değilim. Yalnızca Bosna’yla aramızda farklı bir ünsiyet oluştu ve kurban olduğum Rabbim bizi sair vesilelerle kavuşturdu. 

İşte bu son sefer, Yol Senin Tur’un ilk ekibinde olmanın heyecanını yaşıyordum. Turun birbirinden istifadeli ve keyifli içeriklerinden biri de Boşnak gazeteci Emine (Amina) Şeçeroviç Kaşlı ile gerçekleştirdiğimiz söyleşiydi. 

Emine hocayı zaten sosyal medyada takip ediyordum, söyleşi beni çok heyecanlandırmıştı bu yüzden. 

Buluşmamız ise söyleşiden çok eski dostların bir masa etrafında kahve eşliğindeki sohbeti gibiydi. 

O akşam Bosna ve Türkiye eksenli birçok konudan müteşekkil muhabbetimizle çok güzel bir akşam geçirdik. Konuştuğumuz konulardan biri de benim bugün bahsetmek istediğim, Türklerin Bosna’ya bakış açısı. Tabii ben bunu Osmanlı coğrafyası ile de ilişkilendireceğim. 

Aslında her şey, biz Türklerin Osmanlı bakiyesi coğrafyalara bakışından neşet ediyor. Mağrıptan maşrıka atalarımızın ayak basığı her yerin hâlâ tamamıyla bize ait olduğunu sanıyoruz. Oysa o memleketlerin de kendilerine özgü bir tarihleri, kültürleri ve yaşam kabulleri var. Osmanlı, Anadolu coğrafyasında dahi tek gerçek ve tek dönem değilken mezkur yerlerde de bu tarih, kültür ve yaşam kabullerinin sadece (büyük veya küçük) bir parçasını oluşturuyor. Bunu unutuyoruz. İstiyoruz ki her şeyde ve her yerde Osmanlı’nın izlerine rastlayalım ya da Türk gelenekleri sürdürülüyor olsun. Ki hali hazırda çok geniş bir coğrafyada bu saydığım izlerle karşılaşmaktayız. Buna rağmen Bosna’da bir esnafın Türkçe bilmemesi ya da kafe-restoranlarda Türk çayı olmamasını sorun ediyor, bundan duyulan rahatsızlığı yüksek sesle -hatta bazen kaba bir şekilde- belirtmekten de geri durmuyoruz. 

Peki bir zamanlar atalarımızın gelip topraklarıyla beraber gönüllerini de fethettiği bu coğrafyaları babamızın tapulu malıymış gibi görmek ne kadar hoş? 

Evet; Boşnak dağları da bizim meskenimizdi, Trablus çölleri de. Ve hâlâ tüm bu coğrafyaların insanları hem Osmanlı’nın torunları olduğumuz için hem de Türkiye’nin dini-siyasi açıdan başta mazlum ülkeler olmak üzere hamiliğinden mütevellit bizlere saygı göstermekteler. Fakat bu durum bize; bu insanlara üstten bakma, aşağılama hakkı tanımıyor elbette. Bu sebeple atalar yadigarı toprakları ziyaret ederken oranın da Osmanlı ile beraber upuzun bir tarihi, kültürü ve yaşam temayülleri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor, diye düşünüyorum. 

Hem ziyaretlerimizi toprak ağasıymış gibi değil de eski ve sıkı bir dostu muhabbet ve hürmetle görmeye gelmişiz gibi gerçekleştirsek yüzyıllardır süren kardeşliğimizin selameti için daha iyi olmaz mı?

Zira yüz yıl önce kanlı bıçaklı olduğu Avrupa’yı gezerken gördüğü onlarca menfi hususa rağmen Avrupa’yı silmeyen halkım insanının asırlardan günümüze süregelen gönül bağına haiz Balkan ve Ortadoğu coğrafyalarında gördüğü menfiliklerden ötürü oraları tek kalemde silivermesi sizce de pek acımasız değil mi? 

Türklerin Osmanlı yadigarı coğrafyalara bakışı hakkında bazı mülahazat-ı şamildir, diyerek sizi bu hususlar hakkında birkaç dakika tefekküre ve her daim kardeşliğe davet ediyorum. 

Yolda kalın, yolcu kalın, selametle kalın…