8 Mayıs 2022

Ahlat Ağacı

Yazar: Sevim GİRGİÇ

Ahlat Ağacı yönetmenliğini Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği, 2018 yılında gösterime giren ve birçok ödül alan bir film. Filmdeki baş karakterler Sinan Karasu, Asuman Karasu, İdris Karasu ve Hatice. 20’li yaşlarda üniversiteyi doğduğu yerin dışında bir şehirde okumuş ve mezun olup memleketine döndükten sonra kitap yazma hayali kuran Sinan’ı konu edinen ve onun etrafında gelişen olayları anlatan bir film. Öncelikle filmin başlarında bir aile yapısı gösteriliyor. Bu aile yapısında kötü alışkanlıkları olan ama aynı zamanda da kimsenin kalbini kırmadan öğretmenlik yapan bir baba rolü, sevgisini belli etmeyen ama içten içe eşine ve çocuklarına saygı, sevgi duyan bir anne rolü ve ergenlik döneminden geçen bir kızın oluşturduğu aile yapısını görmekteyiz. Ahlat Ağacı üzerinde ayrıntılı bir şekilde konuşulacak bir film ancak bu yazıda temel konusu ve dikkat çeken sahneler hakkında yüzeysel bir çerçevede düşüncelerimi yazmak istedim.

Filmin başlarında Sinan’ın kitap çıkarma hayaliyle bulunduğu şehrin belediye başkanına yazdıklarını götürdüğünü ve kitaplaştırmak istediğini görüyoruz. Aslında oradaki başkanın Sinan ile hiç ilgilenmediğini sadece ilgileniyormuş gibi görünmek için ona sunduğu dosyayı karıştırdığı gösterilmekte. Ardından belediye başkanı siyasi söylemlerde bulunuyor. Çünkü o siyasî bir bakış açısıyla Sinan’ı bir seçmen olarak görüyor. Oysa Sinan orada bir seçmen olarak değil, üniversiteden yeni mezun olmuş ve kitap çıkarmak isteyen biri olarak karşısında duruyor. Bu bölümde dikkatimi çeken ikinci şey ise başkanın boş kağıtlara imzalar atması. Ardından başkanın, belediyenin bu fikre bütçe ayıramayacağını daha şehri tanıtan şeylerle ilgili bir proje olduğunda belediye tarafından bir bütçenin ancak ayrılabildiğini söylüyor. Aslında burada belediyecilik anlamında yaygın bir anlayışına karşı bir eleştiri sunuluyor. İlerleyen süreçte Sinan’ın oradan çıktıktan sonra ormanda yürürken Hatice’nin seslenmesiyle karşılaştıkları bir sahneye tanıklık ediyoruz. Sinan’ın uzaktan baktığı ve kimin seslendiğini anlamaya ve hatırlamaya çalıştığı ufak bir afallaması bulunurken Hatice’nin yer aldığı sahne gösteriliyor. Kamera açısı, ışık, gölge, doğa o kadar güzel ki, açıkçası film ve dizilerde bakışma sahnelerini pek sevmesem de, bu sahneyi film devam ederken bir süre durup seyretmek istedim. Hatice ve Sinan’ın konuşmalarında anlayışlarını ve hayata bakış açılarını okuyabiliyoruz. Sinan’ın umut ile umutsuzluk arasında gidip geldiğini; Hatice’nin ise umutsuzluğu, depresif bir hâl durumundayken kendisine yalnızca bir kurtuluş kapısı olarak sunduğunu görmekteyiz. Hatice’nin, üniversite mezunu olduğundan dolayı bulunduğu coğrafyadaki kaderin dışına çıkabildiği ve dahi kendisine sunulmayanların Sinan’a sunulduğu için, onun ne kadar şanslı olduğu ve kendini kurtardığı düşüncesi var. Sinan ise küçükken beraber büyüdükleri Hatice’nin huyunu, karakterini bilen ve ona uygun bir tavır sergileyen; üniversite mezunu olmanın sanıldığı gibi kendini kurtarmak olmadığının farkındalığında ve arkadaşlarının alanlarının dışında işler bulup çalıştığını ve kendisinin de yalnızca alan sınavlarına girip çıktığının bilincinde olan ancak genel yargıyı da bozmak istemeyen bir tavır göstermekte. Filmin ilerleyen sahnelerinde Hatice’nin bir kuyumcu ile evlendiğini görmekteyiz. Sinan ise bir göl kıyısında kendi kendine şunları söylüyor:

“Aslında o kadar da önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki hem bunu temel bir aydınlanma olarak ele alabilsek daha iyi olmaz mı? İnanmak dediğimiz şey sonuçta insanın içinde başlattığı bir eylemdir ve güzelliğe ve aşka inanmak kadar ayrılığa da inanmak hazır olmak gerekir. Yani her güzelliğin sonunda bir kopuş bir ayrılık pusuda bekler. Madem öyle o zaman başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara, bizi kendi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler olarak bakmamız gerekmez mi?”

Sinan’ın bu sözleri beni düşündürmüştü. İnsanlar isimlerinin önüne sıfatlar, ünvanlar eklendiğinde, ki bununla beraber bir statüden de bahsedilebilir, kendilerini önemli hissediyorlar. Hiçbirimiz arka plandaki emeği göz ardı edemeyiz ancak Sinan’ın da dediği gibi, aslında o kadar da önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki?
Farklı koşullarda yetişen insanlarla bir araya geldiğimizde ismimizin önündeki unsurları; ünvanımızı, mesleğimizi söylemeden, orada yalnızca kendi benliğimizle var olabiliyor muyuz? Kendi benliğinle kendi başına var olabilmek… Ne denli önemli değil mi?

İnanmak eylemine gelince her şeyin sonlu olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Her ne kadar içimizde sonsuzu barındırsak da. Evet, içimizde her insanın içerisinde bulunan ve inanca dayanan bir sonsuz var ancak insan bu sonsuzun her şeye sirayet ettiğini düşünüyor. Sonsuza kadar mutlu olmak, sonsuza kadar düzenin devam etmesi vs. ama sonlu bir dünyada yaşıyoruz. Ömrümüzün sonlu olduğu gibi bize dünyada verilenler de sonlu elbette ki ayrılıklar, son bulmalar olacak ama biz her defasında kendimizi keşfedeceğiz. “Her insan bir âlemdir” diyoruz ya, her bir güzelliğin son bulmasıyla bu âlemin bir parçasını keşfedeceğiz.

Filmin sonraki sahnelerinde sempozyuma katılan yazarlardan biriyle Sinan’ın diyaloglarına yer verilmiş. Edebî sorgulamalara ve edebiyat câmiasındaki meselelere değinilmiş. Bazen kitap çıkarma hayaliyle zihninde soruların dönüp durduğu Sinan’ı, bazen de bizim zihnimizden geçen soruların sorulduğunu görüyoruz. Filmde karşılaştığımız yazarın, insanı kendinden uzaklaştıran baskın yönü ortaya çıkarılmış.
Filmin sonlarına doğru iki hocanın ve Sinan’ın aralarında geçen bir başka diyalog sahnesine yer verilmiş. Konuşulanlar dinî, ahlâkî, felsefî, psikolojik ve sosyolojik olarak değerlendirilebilir. Ancak benim o sahnede dikkatimi çeken başka bir mesele var. Türkiye’de, yurtdışında İslamofobi üzerine araştırmalar yapıp yazılar yazmıştık ve Türkiye’de yayınlanan dizi ve filmlerdeki hoca rolü üzerine tartışmıştık. Burada da Sinan’ın dedesinden ödünç aldığı altını getirmeyen ve üzerindeki sorumluğu onun görevi olmamasına rağmen bir başkasına vermekte hiçbir problem görmeyen bir hoca figürü var. Açıkçası böyle bir hoca rolü yazılıp çizildiği için de üzgünüm.

Filmin sonunda ise Sinan’ın hayalini gerçekleştirdiğini ve kitabının basıldığını görüyoruz. Her ne kadar filmde Sinan ile babasının bağları zayıf gibi görünse de kitabını okuyup bitiren tek kişinin babası olması beni oldukça etkilemişti. Sinan aslında babasını seviyor ona saygı da duyuyor hatta içindeki şüpheleri bastırabilecek ve babasına bazı şeyleri konduramayacak kadar gözetiyor. Burada ikisinin de hayalinden, inandıkları şeylerden ve kendilerini kanıtlama çabasından bahsedebiliyoruz ancak babasını tam olarak anlayabilmesi için bazı şeyleri anlamlandırabilmesi adına bu gerekliydi sanırım. Hayatlarımızda da bazen böyledir. Bazı şeyler olur ama bir gün bir şey başımıza gelir ve zihnimizdeki yapbozun o son parçasını buluruz. Sinan’da babasının kitabı okumasına karşılık onun kuyudan su çıkarma çabasına yardım ediyor. Sessizce güçlenen bağlar…

Sonuç olarak filmin bütününe baktığımda güzel sahneler, anlamlı diyaloglar, gündelik hayatın ve rutinin iyi işlendiği, insanın iç dünyasına yolculuğun ve sorularına cevap bulamayışın uzun uzun yürümekle gösterildiği, sosyolojik olarak da şehrin merkezinin dışında ara sokaklara girilmesi, kendi içimizde sorduğumuz soruların dile gelmesi, mezun olan kişilerin kendi alanlarında değil de farklı alanlarda çalışmasına yönelik eleştiriler güzel bir şekilde işlenmiş. Oyunculuklar da ustaca. Ek olarak bazı diyalogların hızlıca geçmesi, İslamofobiye yer verilmesi ve fazlaca küfür bulunması yönünden eleştirilebilir.