18 Şubat 2026

Anneler, Kavuşmak ve Mescid-i Aksa

Yazar: Sümeyye IŞIK KUŞCU

Seni kalbime kim yerleştirdi hatırlamıyorum ama küçüklüğümden beri bir Filistin vardı dünyamda. Muhammed el-Durrah babasının kucağında şehit edildiği gün ben üç yaşındaydım. İlkokul ya da ortaokul yıllarımda tanımıştım Muhammed’i, tek fotoğraf karesinde görmüştüm onu; Muhammed’i ve o görüntüyü hiç unutmadım.

Babam arabamızdaki kasette hep ezgiler açardı; pop şarkılarla değil, ezgilerle büyümüştük. “Suskunluğun Bedeli, Bilemezler, Hadi Ammar, Kuşlar, Çağlara” ve daha nicesi… Kendimi özel hissederdim hep ezgilerle büyüdüğüm için.

Ve bir ilkbahar günü Mavi Marmara’yı Sarayburnu’ndan yolcu etmiştik, arkasından el sallamıştık. Gazze’ye yardım götürmeye gidiyordu; bebeklere mama götürmeye, insanlara sarılmaya gidiyordu. Ulaşamayacağını hiç düşünmemiştim o çocuk aklımla, gemideki insanlardan bazılarının şehit olacağını hiç düşünmemiştim. Gittikten kısa bir süre sonra dönmüştü kanlar içinde. Gemiyi gezmiştik; gittiği gibi dönmemişti Mavi Marmara, yaralanmıştı, kırılmıştı. Düşmanı biliyordum, kimin yaptığını biliyordum, kimden nefret etmem gerektiğini biliyordum.

Filistin’e dair içimde hep bir sevgi vardı. Gazze’yi biliyordum; Müslüman coğrafyalar için ne yapılıyorsa büyüdükçe hep içinde oldum elhamdülillah. Meydanlara gittim defalarca; Gazze için, Mescid-i Aksa için ve mazlum coğrafyalar için. Sonra büyüdüm, öğretmen oldum; anlattım, şiirler yazdım, rozetimi taktım, kefiyemi attım omzuma. Bir duruştu bu benim için; göstermem gerekiyordu insanlara, hatırlatmam gerekiyordu, konuşmam gerekiyordu, durmam gerekiyordu, yürümem gerekiyordu bazen. Elimden ne geliyorsa onu yapmam gerekiyordu, biliyordum. Bilmek sorumlu olmak demekti çünkü; bilmek, harekete geç demekti.

İşte şimdi Kudüs’e gidiyordum. Yağmur yağıyor ve heyecanlıydım; içimi çocuksu bir sevinç kaplamıştı. Hâlâ gittiğime inanamıyordum. Kapıda duran askerler tarafından aranarak geçmek zoruma gitmişti ama işte girmiştim Mescid-i Aksa’ya. Rüya gibiydi; Allah’ın çevresini mübarek kıldığı topraklara… Sabah ezanı okunuyor, biz eşimle hızlı hızlı yürüyorduk; yüzümüzde en içten gülümseme, kalbimizi saran mutluluk… “Kavuşmak, kavuşmak” diyordu yüreğim. “Geç bile kalmışım,” dedim sonra. İlk Kudüs’e gitmeliymişim meğer; ilk ona gidilmeliymiş, ilk ona koşmalıymışım ve şimdi hep ona döneceğim diyorum.

En ufak bir yabancılık çekmemiştim. Sanki burada yaşıyordum, sanki evimden çıkmışım da Süleymaniye’ye, Fatih’e gidiyordum; sanki buralıydım. Ruhum hep buradaymış da yerini bulmuş gibiydi. Avlusunda oturmak, Kubbetü’s-Sahra’yı izlemek insana huzur veriyordu; zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu insan. Peygamberlerin ayak bastığı yerlerde yürüyordum; rüya gibiydi. Peygamberimiz Muhammed (sav)’e teselli olan bu mukaddes topraklar, hüznünü gideren bu mukaddes hava bizim de hüzünlerimizi gidermişti. Öylesine mutluyduk avlusunda. Anne kucağı gibi tertemizdi, anne kucağı gibi huzur doluydu; annem gibiydi ve ben de onun inatçı, kırılgan çocuğu… Ne yaparsam yapayım kollarını açıyordu bana, yormuyordu. Bir dosta kavuşmak gibiydi avlusuna girmek; salıncakta sallanmak gibiydi merdivenlerinden çıkmak; saçlarını okşayan rüzgâr gibiydi, öylesine ferah.

Her sabah kapı kapı dolaşıp içeri girmek için verdiğimiz mücadele, buradaki insanların yaşadıklarının yanında hiçbir şeydi, biliyorduk. Müslümanlar bu kadar aciz olmamalıydı. Ömer bu ahvali görse ne derdi? Selahaddin Eyyubi Müslümanların sayısını duysa şaşırmaz mıydı? “Neden hâlâ bekliyorsunuz? Neyi bekliyorsunuz?” demez miydi? İlk kıblemiz, ikinci mescidimiz, canımız Aksa öyle mahzundu ki… Biz onda sekinet bulmuştuk; o bizde ne bulmuştu, ne görmüştü de yine de sarıp sarmalamıştı bizi?

Mekke’ye, Medine’ye giden binlerce insan neden buraya gelmiyordu? Gelseler, doldursalar şehrin sokaklarını, düşmandan eser kalır mıydı? Gelseler, ezip geçseler düşmanı, kim durdurabilirdi? Gelseler, sıra olsa Şam Kapısı’nda, Hıtta Kapısı’nda içeri girebilmek için; Aksa’nın avlusu dolsa Müslümanlarla; gelseler merdivenlerinde dursalar, zeytin ağaçlarının altında sohbet etseler; Kıble Mescidi’nde koşsa çocuklar; gelseler, yaralarını hep beraber sarsalar Mescid-i Aksa’nın; Âmenerrasûlü’yü okusalar yeniden, dirilseler; miracımız olan namaz için saf tutsalar yeniden ama sımsıkı, kimse yıkmasa… Gelseler.

Gelecekler değil mi?