Hissediyor muyuz?
Çocukluktan beri duyduğumuz bir söz vardır, “Ateş düştüğü yeri yakar.” diye. Bu sözü genelde televizyonlardaki, gazetedeki, haberlerdeki ölüm haberlerinden sonra çevremizden duyarız. Çok büyük acı yaşayan, mesela oğlu şehit olan bir baba gözükür ekranlarda; gözü yaşlı, sesi titrek bir halde konuşuyor. Belli ki yüreği, içi yanmış bir halde. İzleyenler, şahit olanlar da haliyle üzülüyor. Peki neden bu söz söyleniyor. Ateş düştüğü yeri yakar diye. İzleyenleri de yakmıyor mu? Hayır, izleyenlere sıcaklığı temas ediyor, yakmıyor. Lisede kimya derslerinde işleniyor, yanan bir şeyin kimyası, yapısı değişir. Eski hali gibi olamaz, farklılaşır. Gerçekten de bu olayı birinci dereceden yaşayan eşini, çocuğunu, anne, babasını kaybetmiş insanlar eskisi gibi hayatına devam edemiyor. En sevdiği yemeği artık severek yiyemiyor. Çünkü yenilen yemek kadar kimle yendiği de önemlidir. O yemek ona anılarını hatırlatıyor, üzülüyor, iştahı kapanıyor. Ama televizyonlarda bu haberi görüp üzülen belki de 5 dakika sonra etkisinden sıyrılıp haber bültenlerinin sonunda çıkan ilginç olaylara kahkaha atarak gülebiliyor ve yaşantısına aynen devam ediyor, yani yanmıyor. İşte bu yüzden ateş düştüğü yeri yakar demişlerdir. Maddi ve manevi açıdan da doğru bir söz. Ateş nereye düşerse orayı yakıyor ve bu ateşe yakınlığı nispetinde de çevredekiler tarafından sıcaklık hissediliyor. Böyle olması aslında iyi bir durum. Düşen ateş herkesi aynı oranda yaksaydı; yanan ateşi kim söndürecek, yanan yürekleri kim teselli edecek, yardıma kim koşacaktı? Tabii şu hususu da belirtmek gerek: Her insan vicdanı, merhameti, imanı nispetinde bu ateşi yüreğinde hisseder. Bu ateşin zerresini dahi yüreğinde hissetmeyen sadece madde itibariyle insandır ama manen insaniyetini yitirmiştir. Ben öyle insanların yaşantılarını, hallerini öğreniyorum ki dünyanın öbür ucunda yaşanan acı onun da yüreğine düşüyor. Üşüyen birini duyarsa kendi de ısınmak istemiyor madem onu ısıtmaya gücüm yetmiyor ben de ısınmayıp kardeşimin derdiyle dertleneyim diyor, aç olan birini görürse kendi de yiyemiyor. İşte herkes böyle olamasa da böyle olanlar az da olsalar vardırlar. Bu hususun zirve hali ise peygamberimizdir (sav). Ümmetinin derdiyle öyle dertleniyor ki, geceleri gözyaşları içerisinde namaz kılıyor. Hiç görmediği insanlar için, bizler için secdede “Ümmetim, ümmetim” diye dualar ediyor. Hatta namazda öyle bir hâlete giriyor ki bu konuda Âişe -radıyallâhu anhâ- buyuruyor:
“Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- namaza durduğunda, zaman zaman yüreğinden kazan kaynaması gibi ses gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)
Peki biz alemlere rahmet olarak gönderilen böyle bir peygamberin (aleyhisselam) ümmeti olarak dünyada, islam coğrafyalarında; Ümmet-i Muhammed’e, mazlumlara, yetimlere, zulme, haksızlığa uğrayanlara düşen ateşin ne kadarını yüreğimizde hissediyoruz veyahut hissediyor muyuz?
Eğer hissediyorsak kardeşlerimizin derdiyle dertlenmeli, madden ve manen faydalı olabilmek adına elimizden gelen gayreti göstermeli ve bu duayı dilimizden, gönlümüzden düşürmemeliyiz.
اَللّٰهُمَّ ارْحَمْ أُمَّةَ مُحَمَّدٍ رَحْمَةً عَامَّةً
“Allâh’ım! Ümmet-i Muhammed’e umûmî bir rahmet ile merhamet eyle!”
Âmin

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi- Matematik Öğretmenliği bölümü mezunu
Bildiklerinin öğretmeni, bilmediklerinin öğrencisi olan; duygularını, düşüncelerini, hissiyatlarını yazıya dökmeyi seven ve faydalı olmayı arzulayan; mazlumun yanında zalimin karşısında duran; maneviyatı maddiyattan üstün tutan; kalıcı olan ahireti geçici olan dünyaya tercih eden; gülümsemeyi ve gülümsetmeyi seven; kırmaktansa kırılmayı, üzmektense üzülmeyi tercih eden; ormanın ve denizin derinliklerinde dolaşıp tefekkür etmeyi seven; güneş doğmadan önce güne başlayan; önce kendini düzeltmeye çalışan; hayalleri ve umudu büyük olan; en büyük hedefi Allah’ın rızasını kazanmak olan ve insanlardan bir karşılık beklemeyen; hakkın ikamesi, batılın izalesi için çalışan bir genç.
