5 Mart 2025

Ve Haydi Hoşçakal Ülkesi

Yazar: Hatice Hazal GÖKÇİMEN

05/03/25’

Bugün sekiz yaşındaki Hatice ile görüştük. 

Fatih’te buluştuk. En sevdiğimiz mekanda. Annesiyle işlerini hallettikten sonra Çarşamba pazarında turlamışlar biraz. Yorulmuş ama mutluymuş, bu semti çok seviyormuş. 

Ne içeceğine karar veremediği için yine çay istedi (Erzurumluluğunu her şekilde belli eder). Büyük olan benim, hesabı ben ödeyeceğim için ayıp olmasın diye düşünüp tatlı istemedi kuzum. 

Ben de hâlâ ne içeceğime karar veremediğim (yaz olsaydı limonata içer kurtulurduk da…) için çay istedim. Yanına da ikimiz için en çikolatalısından bir tatlı sipariş ettim. 

“Bugün 17 olduk ve hâlâ en ufak şeyler için çekinip kıvranıyor muyuz?” diye sordu. Buna son zamanlarda çok kafayı taktığım için acı acı güldüm:

“Evet, hem de binlerce kişinin önünde hiç sıkılmadan konuşma yapabilmemize rağmen… Lisede bu huydan kurtulmadık ama acilen kurtulmamız lazım yoksa üniversitede böyle hayatta kalamayız” 

“O zaman hayal ettiğim kadar büyümemişiz henüz…” diye üzüldü. 

“Üzülme, hayat büyümeni gerektirecek şeyler görmeden önce daha güzeldi.” dedim. Onu ve sekiz yaşındaki bir kız çocuğuna kıyasla hayatla ilgili farkındalıklarını hafife almama bozulup mırıldandı:

“Biliyorum…” 

“Komisyondan geçtik mi, devam ettik mi hafızlığa?” diye sordu. Bu soruyu beklemiyordum, yine yumuşak karnımdan vurdu…

“Yok ya… Bizim dönemden az kişi devam edebildi hafızlığa. Sonra sonra değişti her şey.”

“O zaman başka okula gitmek zorunda kalmışızdır değil mi?” Güldüm yine. 

“4. Sınıfta tüm dersler soru bankası çözerek dereceyle girdiğimiz okuldan hâlâ çıkamadık. Lise sınavlarına girip bizim okulu kazandık yine… Bu sene mezun olacağız Allah’ın izniyle.” O kadar şaşırdı ki. 

“Neeee oralara buralara giremedik mi?” 

“Giremedik. Tamam başta çok üzüldük ama bu okul bize o kadar çok şey kattı ki… Ne olursa olsun burada olmaktan mutluyuz.”

“O zaman matematiği sevmiyoruz, yapamıyoruz değil mi hâlâ?” dedi. 

“Çok uğraştık ama sevemiyoruz. Yalnızca yapabilmek için çok mücadele veriyoruz.” Omuz silkti: 

“Tüh, savaş pilotu olup Kudüs’ü fethedecektik, beceremedik…” İki hafta önce MSÜ’ye girdiğimi bilmiyordu tabii.

“Hani…” dedim “Emine hoca Kudüs’ü topla tüfekle fethedemeyeceğimizi söylüyordu ya.”

“Biz de inanmıyorduk, inansak da başka bir çözüm yolu bulamıyorduk…” 

“Evet. Artık Kudüs’ü fethetmek için başka silahlara ihtiyacımız olduğunu öğrendik.” 

“Tiyatro gibi mi?” Nerede kaldın sevdiğim sen, bakışı attım ona… Ama bozmak da istemedim. 

“Aynen öyle.” Gözleri parladı:

“O zaman tiyatroya devam ediyoruz?!” Buna çok güldüm:

“Sence hiç başladı mı o hikaye?.. Yine çok uğraştık ama nasip değilmiş. Fakat başka bir rüya görmeye başladık.” 

“Nedir nedir?”

“Artık büyüyünce senarist olmak istiyoruz.” Yerinde zıpladı:

“Yemin ederim aklıma gelmişti! Hem sinema, hem yazarlık; tam bizlik!” Sonra durdu:

“Öyleyse yazmaya devam ediyoruz, bırakmadık?” 

“Sen ne diyorsun, yazmak bırakılır mı hiç? Doğum günümüzde hediye edilen bir günlük defteri var ya, daha ambalajını bile açmadık hani.”

“Üstünde sarı saçlı çok güzel bir kız resmi olan mı?

“Evet. Biliyor musun o günlüğe düzenli olarak yazdık ve şu an yirminci günlük defterimizi dolduruyoruz.”

“Şaka yapıyorsun, bu kadar sabırlı olduğumuzu düşünmüyordum!”

“Bu sabredilecek bir şey değil, bir tutku gibi oldu artık. Günlük defteri en yakın arkadaşımız.”

“Vay be… E sadece günlük mü yazıyoruz?”

“Yok, her ne kadar üniversite sınavına hazırlık sürecinde biraz duraklasak da sürekli okuyup yazarak kendimizi geliştirmeye uğraşıyoruz. Genç Yazar’da düzenli yazar olduk, editörlük bile yapıyoruz. Tabii daha öğreneceğimiz çok şey var, çok!.. Sonra okul dergilerine yazılar yazdık lisede. Hani en büyük hayalimiz bir gün Genç Dergi’de yazmaktı ya, derginin sitesinde iki yazımız bile yayımlandı!” Biraz heyecanlanıp hızlı gittim galiba, şaşkın şaşkın yüzüme bakmaya başladı:

“Bir dakika bir dakika ne sitesinden, ne dergisinden bahsediyorsun sen?..” Onun daha bu hayallerden haberi bile olmadığını hatırlayınca onun için üzülüp konuyu değiştirdim:

“Aaa biliyor musun… Suriye özgür oldu.” 

“Ne?!”

“Suriye, diyorum, özgür oldu.” Yerinden fırlayıp boynuma atıldı. Sımsıkı sarıldı. Hıçkırarak ağlamaya başlamıştı. 

“Ne diyorsun, ne diyorsun… Gördük mü yani o günleri?..” 

“Evet, elhamdülillah…” 

“Şam’ı da gördük o zaman?”

“Yok, henüz göremedik. Göreceğiz inşallah. Arapça öğrenmeye gitmek istiyoruz.”

“Bu zamana kadar Arapça öğrenemedik mi yani gerçekten?!”

“Hayır, geçen yaz Mısır’a bile gittik bunun için.” Yine gözleri kocaman oldu:

“Mısır mııııı?! Muhammed Mursi’nin, Esma Biltaci’nin, Hasan el-Benna’nın, Seyyid Kutup’un memleketi! Ne yaptık orada, piramitleri de gördük mü?” Tekrar acı acı güldüm:

“Öncelikle… Mursi’den sonra gelen o Sisi hâlâ başta ve güzel Mısır’ın içinden geçti. Yahudi’den daha zalim olduğunu acı birçok anıyla gördük maalesef. Sonra… Tamam piramitler falan da güzel ama tarihi olarak Luksor daha ilgi çekici bence. Ayrıca o taş yığınları Kahire’deki camilerin yanından bile geçemez. Mısır’da öyle günler geçirdik ki… Arapça için çok fazla bir şey öğrenememiş olsak da bu yaşımız için ciddi deneyimler kazandık. Annem veya babam yanımızda yokken bir buçuk ay geçirdik orada mesela.” Anlattıklarımın her birine ayrı ayrı şaşırmasını görmek çok güzeldi. Mısır onun için çok yakinen tanıdığı bir coğrafya değildi, o zamanlar sadece yukarıda saydığı öncü şahsiyetleri tanıyordu. Ona; hayatında katılacağı ilk cenaze namazının, Muhammed Mursi’nin Fatih Camii’nde kılınan gıyabi cenaze namazı olduğunu söylemeli miydim acaba? Yok, sonra daha kimler kimlerin gıyabi cenaze namazlarına iştirak ettiklerimiz düğümlenir boğazıma, daha konuşamam…

Az sonra ümit ve merakla sordu:

“Peki, peki Filistin? Özgür Mescid-i Aksa’ya gittik mi?” Kalbime kan damladı. Ona Gazze’de olanları anlatamazdım. Kudüs’ü son görüşünün üstünden çok geçmemişti. Saçlarında hâlâ adaçayı kokulu rüzgarlar dalgalanıyordu. Daha yeni, tüm hafta boyunca Gazze için sınıf sınıf dolaşıp defter satmıştı okulda…

Yüzümün aldığı ifadeden anladı her şeyi. 

“Ben sanmıştım ki…” Zanlarının önüne geçtim:

“Filistin bir sınav kağıdı

Her mü’min kulun önünde

De gerçeği yaz: Hakikat şehitliğe koşmaktır

De isyan çağır yolun açılır cennet köşelerine” 

“Yaaaa” dedi “Çok güzel şiirmiş.” İçimden tepkisine kahkahalarla gülmek geldi. Kaşlarımı kaldırdım muzipçe:

“Cahit Zarifoğlu’nun şiiri.” Anlamadı. 

“Yedi Güzel Adam, Cahit Zarifoğlu…” diye ekledim, küçük bir aydınlanma yaşadı:

“Eveeeet, ilkokulda koridorda fotoğrafları asılıydı. Babam anlatmıştı, hatırladım.”

“Doğru, o en çok Erdem Bayazıt’ı seviyor. Bize okuduğu şiirlerden bazıları da onunmuş biliyor musun?”

“Yaaa öğrendik mi sonunda o şiirleri?”

“Hem de ne öğrenmek, artık birlikte okuyoruz. Hatta biz artık ondan daha çok şiirle uğraşıyor bile olabiliriz belki. Özellikle Cahit Zarifoğlu’nu ve şiirlerini ise o kadar çok seviyoruz ki bize okulda Cahide diyorlar :)” 

“Kudüslü Kız demiyorlar mı artık?” Ah, ne günlerdi…

“Artık ‘Mavi Kefiyeli Kız’ diyorlar.” 

“Hâlâ okula kefiyeyle mi gidiyoruz, inanamıyorum. İnsanlar sana çok garip bakıyordu bunun için…”

“Sadece ben değil, herkes… Tüm dünya keyife takıyor.”

“Çok iyi ama nasıl oldu bu?”

“Çünkü herkes Filistin’in Nehirden Denize özgür olduğunu öğrendi artık. Bunu bize Gazze öğretti.” 

Tam o sırada annesi geldi, eve gideceklermiş. Yarın okul var, e yol da uzun tabii… “Sen de gel.” dedi bana. “Çocukluğumuzun geçtiği yerde yaşamıyoruz artık.” dedim “Hem çok yakınlardayız hem de çok uzaklarda…”

Kocamaaannn sarıldı yine. 

“Peki vedalara bir çözüm yolu bulabildik mi?”

“Daha az acıtsın diye sessiz oyunlara, hikayelere ve şiirlere sığındık ama daha çok acıttı. Yine de çoğu zaman yaralarımızı sarabildik. Ne de olsa güzel günler çabuk geçer, içimiz hep bir hoşçakal ülkesi…” dedim. 

Giderken el salladı:

“Bana dua et, bu fırtınalardan çıkayım.” diye. En büyük telaşı okuldan gelince Kuran ezberini yapıp akşam ezanı okunana kadar bisiklet sürmeye çıkmak olan bu kıza gülümsedim:

“Asıl sen bana dua et… Seni çok özlüyorum…”