Yeryüzündeki Aşkın Aşığı
Neyle geliyor, neyle geçiyor insan ömrü.
Vefasızlık, yalnızlık, çaresizlik…
Ayrılıkların olmadığı bir dünyaya yolculuk yaparken birikiyor omuzdaki yükler. Yaşadıkça avunup duruyor sözler.
Örselenmeler düşlere esir ederken yeryüzündeki aşkın aşığı sineye basılıyor.
Ne var elde, ne yok bende.
Sineye basılan binlerce sözden bir paye elde edilmezken,
Gözler görmez olmuş.
İncinmiş, kırılmış kanatlar düşlerde iyileşmeye çalışırken bir yanda savaşlarda kayıplar veriliyor.
Mutsuz olmak günah derdi bir şair. Sonra bu günahı özel kılan, sokak sokak dolaşan, yeryüzünden kaçan ama gökyüzüne bakarken binlerce gözün kapanıp gittiğini; kıymetli her parçanın kıymetsizleşmeye dönen hikayelerle bittiğinden söz ederdi. Bu günahı özel kılan kaçış hissini ritme dönüşünden belliydi yeryüzündeki aşkın aşığı.
Herkes müziği duyuyor ama ritmi kalbinde hissedenin ağıdı önden geliyordu.
Bir güneş gibi bir doğan bir kaybolan onlarca anıdan kaçışın tek bileti karanlıkta ay olup güneşten ışık almakmış.
Bilince gelmenin, gelmek zorunda olmanın bir hikmeti olsa gerek.
İtiraf eder insan ömründeki geçiş yerlerini. Bazen bir geçişte kalır, yollar kapalıdır. Bazen de yollar bir anda açılır, geçer. İnsan dururken zaman gidiyor. Bilmem ki bu bir çile midir yoksa bir şifa mı?
Her parçadan bir bütün, o bütünlerden bir esrarengizlik saklı.
Bir Ferhad Fânî dizesinde olduğu gibi yeryüzündeki aşkın aşığı
“Doğdum beri ben kendimi virânede gördüm.
Âsûde mekân olmayacak hânede gördüm.
Seyrettim aceb var mıdır âlemde bir âşık
aşkın dahi bir remzini pervânede gördüm.”

İlahiyatçı
Benim için, haksız davaların haklı tarafıdır yazmak. Yazılarımda insanların mesken edineceği duyguları dile getirmeyi başarmışsam, o yazılan satırlar veya dizeler benim için olmuş demektir.
Maddiyatın maneviyata yolculuğunun geçişini tecrübelerle sabitleyen, susmak ve izlemek yerine konuşmayı tercih eden genç bir ilahiyatçıyım.
