6 Nisan 2022

‘Boyalı Kuş’ Filmi Ya Da Farklı Olanın Dayanılmaz Ağırlığı

Yazar: Eser TOKAŞ

İnsanoğlu tesirli makinalar üretti. Ordular kurdu. Bir miktar toprak parçası için savaşlar çıkardı. Dünya iki büyük savaş yaşadı. Kurucularının iktidar elde etme çabası olan ideolojiler ve devlet adamları locadan savaşları yönetti. Zulmü yaşayanlar hep masum insanlar oldu. Savaşın getirdiği felaketler zinciri içerisinde elbette sadece silahların getirdiği vahşet yoktu. Açlık, sefalet, sosyolojik buhranlar, ahlaksızlıklar ve yozlaşmalar sonucu savaş toplumları merhamet kavramını yitirerek gittikçe artan bir nefreti temsil ettiler. Savaştaki insanlığın bir kısmı cephelerde birbirilerini süngülerle delik deşik edip tanklarla ezerek, geri kalanı psikolojik sapkınlıklarla, cinayetlerle ve yağmalarla dünyayı cehenneme çevirdi. Bu cehennemin ortasında yalnız başına kalmış bir çocuğu tahayyül edebilir miyiz?

Tarihin bu dönemleri insan neslini kültürel anlamda da çok etkilemiştir. II. Dünya savaşı hakkında binlerce yazılı eser verilirken yüzlerce film çekilmiştir. 2019 yapımı ‘Boyalı Kuş’ filmi de o filmlerden biridir. Bu filmi diğerlerinden farklı yapan savaşı bir çocuğun gözlerinden anlatmış olmasıdır. Çekya’lı yazar Jerzy Kosiński’nin, yazıldığı 1965 yılında sansasyonel tartışmalara sebep olan ‘Boyalı Kuş’ adlı biyografik romanını yönetmen Václav Marhoul beyaz perdeye uyarlamıştır.

Dünya savaşının sonlarında Doğu Avrupa’da ailesi tarafından güvenli bir eve emanet edilip terkedilen bir çocuğun bir anda savaşın ortasında yalnız başına kalmasıyla karşılaştığı dehşet ve şiddeti anlatır ‘Boyalı Kuş’. Oyuncu kadrosunda Udo Keir, Stellan Skarsgard, Harvey Keitel, Julian Sands, Barry Pepper gibi önemli oyuncular yer alır. Çocuk karakteri canlandıran Petr Kotlár’ın ilk oyunculuk deneyimidir. Film prömiyerini 76. Venedik Film Festivalinde gerçekleştirmiştir. En iyi görüntü yönetmeni dalında ödülle dönmüştür.

 

Filmin başlangıcında bir çocuk ormanda kucağında bir rakunla koşmaktadır. Yakalandığında, genç yaşlarda iki kişi rakunu ele geçirip üzerine benzin dökerek yakar. Yanan rakunu üzüntüyle izleyen çocuk teyzesinden gizleyerek rakunu evlerinin önüne gömer. Karakterin yaşayacağı değişimin başlangıç noktası buraya konuyor. Filme böyle bir giriş yaptıktan sonra her şey normal seyrinde ilerlemekte. İkinci dünya savaşında cephelerden uzak bir evde hayat normal seyrinde sürerken bir gün teyzesiyle yaşadığı evde yangın çıkar. Çocuk evsiz ve kimsesiz kalarak ailesini bulmak için yola koyulur.

Evine ulaşmak için çıktığı yolda karşılaştığı insanlar filmin dokuz bölümünü oluşturuyor. Yaşlı bir şaman, merhametsiz değirmenci, sarhoş bir kuşçu, naziler, kazak askerler, rahip, pedofili şarap tüccarı, zoofili bir kadın derken, karşılaştığı her insandan farklı bir şiddet görür. Yola çıktıktan bir süre sonra bir köye varır ve karşılaştığı köylüler onun o toplumdaki insanlar gibi sarı saçlı ve mavi gözlü olmayıp esmer olmasından ve burjuva bir dil kullanmasından dolayı ona ‘Şeytan’ deyip işkenceler yaparlar. Yaşlı bir şaman kadın tarafından satın alınınca da yaşadığı zorluklara şamanın kölesi olarak devam eder.

Ailesini ararken karşılaştığı türlü türlü sapkınlıkları olan insanlardan gördüğü fiziksel ve psikolojik işkenceler sonucunda kendisine cinsel istismar uygulayan şarap tüccarı Gorbos’u fare dolu bir kuyuya atıp öldürürken savaşın iklimine uygun bir şekilde masumiyetini yitirdiğini görüyoruz. Bu çocuk filmin başında bir rakun’un ölmemesi için çabalayan merhametli bir çocuktu. Kötü muameleler görmüş olmak merhametimizi yitirmemiz için yeterli bir sebep mi?

Yolculuğu boyunca karşılaştığı insanlardan en merhametli olanı kasabanın kuşçusu Lekh’ti. Lekh bir kuşun kanatlarını ve başını beyaza boyayıp gökyüzüne bıraktığında bütün kuşlar farklı görünen o boyalı kuşa saldırıp saniyeler içinde öldürmüştü. Filmin fikri yapısının temelini yönetmen bu sahnede özetliyordu. Bütün topluluklarda farklı olan reddediliyordu ve bu tahammülsüzlük ağır eziyetlere sebep oluyordu. İnsanlığın halen çözemediği bir konu bu; farklı olana tahammülsüzlük. Bizimle aynı milletten olmayan bizim gibi görünmeyen insanı reddetme, kabul etmeme. Ya da dünyanın bugün Suriyeli ve Ukraynalı mülteciler arasında yaptığı ayrım mesela. Hiç adil mi? Bizimle aynı olmayanı dışlamamız mı gerekir?

Film sonuna kadar çocuğun ismini saklıyor yönetmen. O toplumda da çocuğun adını kimsenin umursadığı yoktu zaten. İsim varlık demekti. Yok sayılan birinin ismi olamazdı. Filmin sonlarında çocuk otobüste babasıyla eve dönerken babasının bileğinde toplama kampında verilen numarayı görür.  Film boyunca konuşmayan sadece izleyen ve hisseden çocuk bulundukları otobüsün tozlu camına ismini yazar ve perdeler kapanır.

 

Filmin teknik detaylarına geldiğimizde; 35mm sinemaskop ile siyah beyaz çekilen filmin görüntü yönetmenliğini Vlademir Smutny yapmıştır. Başarılı bir sinematografi sergilenen filmde neredeyse her kare muazzam bir tablo gibidir. Fakat burada bir etik problem zuhur etmez mi?

 

Antik yunan estetik anlayışına göre güzellik ahlaken uygunluk demekti. Yani bir şeye estetik denmesi için orantılı olması gerekiyordu. Ahlaklıysa orantılıdır. Boyalı kuş filminde çokça ahlaksızlık üzerinde durulduğu halde sinematografik olarak estetik kareler ile anlatım etik sorunları ortaya çıkarıyor. Rönesans sanatçıları çarmıha gerilmiş İsa’yı resmederken veya yontarken; başında dikenli tacı, elleri çarmıha mıhlanmış olarak tasvir edilen İsa’nın yüzünde bunca dehşete rağmen dingin ve huzurlu bir ifade göstermişlerdir. Güzel olan zaten güzel ise güzellik çabamız kötüyü güzel göstermek için mi olmalı? Boyalı kuş filminde yönetmen Václav Marhoul siyah beyaz ve sürekli pejmürde bir dehşeti gösterirken izleyici salondan kaçıp gitmesin diye Rönesans estetik anlayışına uyup etiği bertaraf etmiş olabilir. Kötü her zaman kötüdür. Bir canavar takım elbise giyip süslense de bir canavardır ve ahlaksızlık hiçbir kılıfta güzel görünemez.