Bir Dudağın Ardında Kalanlar
Okyanus cayır cayır yanarken içindeki balıklar neden ses çıkarmıyor? Neden bir şey hissetmiyorlarmış gibi yüzmeye devam ediyorlar? Neden diğerleri görmüyor diye başka sularda kendi yansımalarını arıyorlar? Nedenini söyleyeyim: Çünkü sen, yandığın yerde su bulamazsın. Kimse sana su atmaz. Kül olmuşsundur da rüzgar seni bir şekilde bir yerlere getirmiştir. Elinde tuttuğun tek şeyse küçüklüğündür sadece. Çünkü “hepimizin içinde büyük bir geçmişin geçmemiş izler var…” değil mi? Her yerde ve her zaman hayatının içinde kök salmış bu durumu, anlayamazsın. Kendine öyle bir takıntı eder ve fark etmezsin ki diğerlerinin gözlerinde kendini aramaya çalışırken bulursun kendini. Her şeyi ama her şeyi kendi başına halletmeye çalışmak, sürekli yalnızı sevmek ve üzerine bir de insanlara boyun eğmek zorunda kalmak kadar adaletsizlik görmedim. Gün gelecek, ellerini her şeyden çekmek ve bir başkasının yapmasını isteyeceksin onca işi bir kez bile olsa. Anlamayacaklar aynı karda baş ağarmadan ve anlamaya falan da çalışmayacaklar. Sadece söyledikleri birkaç sözle ne de iyi işler yaptıklarını düşünecekler kendileri için, insanların hayatlarını bilmeyip yorumlar yaparak.
Bazı yangınlar bağırmaz; içerde sessizce kül eder. İnsan en çok, dumanı içine çekerken güçlü sandığı anlarda yanar. Gözlerin alışır karanlığa, canın alışır eksilmeye; sonra buna hayat dersin, oysa bu sadece hayatta kalmanın ne demek olduğunu anladığın an olacak onca şeye rağmen. Hep daha fazlasını arayacaksın insanlardan. Sonra daha da fazla eksileceksin birer birer. Kalbinde atanla, aklındaki çatışıp duracak her anında; söylediklerinle, söylemek istediklerin bir olmayınca. Umut görmek isterken gökyüzünde, karanlık bir akşam gibi onları sevmeyerek korkuyla bakacaksın insanlara. İşte sen böylesin insan: Katilini tanıyorsun, mutluyum diyorsun hayata.
Sana söylüyorum, sen insan, gökyüzü sabah mı akşam mı anlaşılmıyor, senin gibi. Keşke bizde bazı durumlarda biraz saf olsaydık, değil mi? Herkes öyle değil ama olup da onlara inanmayan insanda çok. Boynun yere bakık halde dururken nasılmış gökyüzünde havanın akşam mı veya sabah mı olduğunu görmek? Onların arasında inanılmamak; üstüne bir de utanmak, ellerini ve gülüşünü saklamak. Yüzümüzü bir suyun içine batırıp boğuyorlar ama gördüğümüz o tek umut, yansımaları kırılmış bir şekilde bize bakan Güneş. Bizi, insanlar evinde misafir olarak bile kabul etmezken neden sen sırf onlarda iyiyi görmek için devam ettin? Niye çabaladın ve neden gözlerine baktın? Zor, bilirim. Kim olursa olsun, en yakının, ailen bile en az bir kez bu duruma gelmiştir içinde. Ama sorarsan insanlık adına bir soru, alacağın tek cevap “öldü” olur. Çünkü kimse “hayır, ölmedi” diye ayağa kalkmaz artık. Bitti artık o günler sen gülsen de gülmesen de. Kaçmalısın iyi olmanın sığmadığı yerlerden. Senden gideni özlemle bekleyeceğine, sana ısrarla gelenleri beklesene. Gitmek isterlerse eğer, her seferinde sana ne şekilde geri döndüklerini hatırla. Ne çeşit bahaneler ve sözler dönmüştür kim bilir o gidenler arasında, içinde kahrolmuş farklı çiçekler karmaşasında! Düşman kesileceksin içinde taşıdığın her ferde, ağır gelecek ruhun dertlerini dizginlemeye çalışırkende, acı ama seveceksin yine de gelen her kalbide, ağladığın güldüğüne çalacak belki ama evsiz hissedeceksin kendini kavuşamayacağın aşk ve özgürlük bahçesinde! Ama velakin olur da terk edeceksen bir gün her yeri, her anıyı, unutmamalısın o gün gözlerindeki hali. Dudaklarına bir düğüm atıp susturacaklar seni, yitireceksin her gün yatağında parça parça kendini, ve o gün göreceksin sana sanatla bakan gözleri. Unutma, anlaşılacak yakında göğsündeki derin dehşetin.
